Konstrüktivizm ve Yeni Gerçekçilik

Konstrüktivizm kendinde hiçbir olgunun, kendinde hiçbir gerçeğin mevcut olmadığını, bizim daha ziyade tüm olguları çok yönlü söylemlerimiz ya da bilimsel yöntemlerle çattığımızı iddia eden temel varsayımdır. Alman düşünür Marcus Gabriel "Yeni Gerçekçilik" ile "Konstrüktivizm" arasındaki benzerlik ve farklılıkları şöyle anlatıyor. Gabriel meyve kâsesinde bir elmayı hayal etmemizi söyler. Bu durumda fotonlar, yani elektromanyetik ışınlar gözümüze çarpar. Bu ışınlar beynimizin herhangi bir yerinde görsel bir resim meydana getiren elektrik dürtülere çevrilir. Kafatasımızın altında her şey tümüyle karanlık olduğu halde, bu elektrik dürtüler görsel kortekste resim olarak algıladığımız uyarimlar üretir. Bu türden resimleri filozoflar "mental temsiller" olarak adlandırıyor. Bu yüzden de gördüğümüz, aslında meyve kasesindeki elma değil , bir mental temsildir. Dolayısıyla da bu durum "Mental Temsilcilik" olarak adlandırılır. Buna göre, aslında bir meyve kâsesinde elma görmüyoruz, aksine elektriksel itkilerle bir tür dünya filmi ya da dünya tiyatrosunun oluştuğu ve bizim bunu izlediğimiz kafatasımızın karanlığında oturuyoruz. Bu dünya filmi, gerçekte renksiz temel parçacıklardan ve daha yüksek makroskopik bir düzlemde bunlardan meydana gelen dış dünyaya uyum sağlamamızda bize yardımcı olur. Kendinde şeylere, bir bakıma "Tanrının gözleri"yle bakabilseydik, durum hayli korkutucu görünürdü. Daha önce bir elma algılarken, titreşen temel parçacıklar görürdük sadece. Ama sırf bu kadar değil, ne bir elma ne de kafataslı bedenimizi görürdük. Dahası mental temsili, görsel resmi de algılayamazdık. Bu yüzden bu resim tıpkı bir koku izlenimi, bir ses izlenimi, bir fil hortumlu balığın elektro resmi ya da bir yunusbalığının sonar resmi gibi, beyinlerimizin ya da daha doğrusu kökten temel parçacıkların ürettiği bir tür yanılsama olabilir. Çünkü bizim filmimizde, beyinlerimiz de benzer biçimde sadece elementtir.


Peki, ya beyne sahip olduğumuzu nereden biliyoruz ki? İnsani duyu fizyolojisinin nasıl işlediğini nereden biliyoruz? Beyinlerimize ve duyu fizyolojimize yönelik yegâne erişim, duyularımız aracılığıyla gerçekleşiyor. Dış Dünya hakkında sadece beş duyumuzla (herhangi bir kombinasyonla) algılamak suretiyle bir şeyler bilebiliyorsak, o halde aynısı bizim duyu fizyolojimiz ve beynimiz için de geçerlidir. Çünkü beynimizi sadece bir aynada ya da karmaşık, teknik bir kayit kütüğü aracılığıyla görüyoruz; ama asla orada, karanlıkta, bir beynin bulunduğunu saptamak üzere kafatasımızın içine çekilerek değil. Bilinç şemsiyemizde beliren tüm elementler yanılsamaysa, o zaman beyin ve onunla birlikte bilinç de sadece bir yanılsamadır. Eğer Dünya ya da dış Dünya duyu verilerinden meydana gelmiş bir yapıysa, o halde bu tez de duyu verilerinden oluşan bir yapıdır sadece. Her şey dev (hayali) bir girdabın içinde yok olmaktadır. Bu senaryoda biz kendinde seyleri göremiyor değiliz sadece, aksine, görebildiğimiz, bilebildiğimiz her sey bir yanılsamadır. Demek ki mental temsilciliğe göre, ne beyinlerimiz ne de mental temsiller mevcuttur. Tüm bu nesneler salt birer yanılsama olarak gösterirler kendilerini.


Gabriel, Mental temsilciliğe ve böylelikle de Duyu Fizyolojik Konstrüktivizme karşı kullanılabilecek bu etkili (bir parça da olsa kaba) kanıtsal tokmak, incelikli bir kanıt aracılığıyla desteklenebilir diyor. Duyu Fizyolojik Konstrüktivizm gerçek olsaydı, yüz alanımızdaki tüm nesneler yanılsama olurdu. Ama böylelikle bizim için, sanrı ve normal bir algılama arasında artık fark kalmazdı. Bir elmayı görüyor olmam ile bir elmayı sanrılıyor olmam arasında bir fark kalmazdı. Çünkü görülen elma da sonuçta, sinir uyaranları (ya da herhangi başka uyaranlar) aracılığıyla uyarılan beynin (ya da her neyse neyin) yaptığı bir tür sanrı olurdu. Tüm bilimsel ölçü aletleri için de aynı şey söz konusudur – sanrılar. Bu yüzden de doğru ve yanlış mental temsiller arasında ayırım yapılamıyor artık. Hepsinin sinir uyaranları aracılığıyla oluşması nedeniyle doğru, bu resimlerin hiçbirinin kendinde şeyleri betimlemiyor olması nedeniyle de yanlıştır. Ama gerçek yaşamda ve salt hayatta kalma işinde, sanrılar ve algıladığımız gerçek şeyler arasında isteyerek ve ortalamadan yüksek bir başarıyla ayırım yapıyoruz. Bu da sonuçta kafatasımızın içinde tümüyle homojen farz edilen yüz alanının kesinlikle homojen olmadığı anlamına gelir. Bir mental temsilin içeriğinin ne olduğu hiç de önemsiz değildir. Yeşil bir elma algıladığımda, orada bir yeşil elma duruyor demektir. Gelgelelim, güneşe baktıktan sonra yeşil bir elma sanrıladığımda ya da beyaz duvarda renkli bir ardıl görüntü "gördüğümde", orada bir yeşil elma durmamaktadır; ardıl görüntü de artık beyaz duvarda bulunmamaktadır.Bununla aşağıdaki düşünceye varmak istiyorum. Meyve kâsesinde gerçekten de bir elma algılıyorsak, meyve kâsesinde bir elmayı algılarız, onun görsel bir suretini değil. Bunu, rasgele çok sayıda farklı kişi aynı elmayı algılayabildiği için de anlarız. Ne var ki, her bir kişi elmayı başka türlü görecektir. Ama gerçekliğin herhangi bir temel katmanı olması gerekmez mi? İnsanlara sadece farklı görünen kendinde şeyler var değil mi? Sol elimi hissedebiliyorum, tadabiliyorum, koklayabiliyorum, görebiliyor ve duyabiliyorum (örneğin alkışladığımda). Demek ki, bu çok yönlü tezahürlerden farklı olan bir kendinde şey, sol elim, mevcut olmak zorundadır.


Yeni Gerçekçilik tam da buna karşı durur, sol elimin şöyle ya da böyle görünmek suretiyle farklı olmadığını söyleyerek. Eli şu anda bu noktadan görüyorum ve şimdi de başka bir noktadan. Bundan neden hiç ele sahip olmadığım veya elimi buradan ya da oradan izlememin yüzeysel olduğu sonucunu çıkarayım ki? Burada can alıcı nokta, kendinde şeylerin çeşitli biçimlerde tezahür etmeleridir. Tezahürler de bizzat kendinde şeylerdir. Bir şeyin hangi anlam alanı içinde tezahür ettiğine bağlıdır. Tezahür biçimlerinin çokluğu bir yanılsama değildir. Gerçeklik, tezahürden yoksun katı olgulardan meydana gelmez, aksine aynı şekilde kendinde şeylerden ve tezahürlerinden meydana gelir ki tezahürler de kendinde şeylerdir. Sol elimin bana tezahür edişi de sol elimin kendisi kadar gerçektir. Kendinde şeyler hep anlam alanları içinde tezahür ederler sadece, bu da bunların olgularla içiçe oldukları anlamına gelir. Sadece bir ardıl görüntü görüyor ya da bir yeşil elma sanrılıyor olduğumuzda bile olgular söz konusudur; bir yeşil elma sanrıladığımız olgusu örneğin. Bir yeşil elmayı sanrılamak, bir yeşil elmayı sanrıladığımızı sanrılamak değildir sonuçta.


Yeni Gerçekçilik bu bağlamda her gerçek bilgilenimin, bir kendinde şeyin (ya da kendinde olgunun) bilgilenimi olduğunu iddia eder. Gerçek bir bilgilenim bir sanrı ya da yanılsama değil, nesnenin bizatihi bir tezahürüdür.Ama, hani görme ya da tatma davranışı sadece bir çeşit yansıtmaydı ya da en azından, kendinde şeyleri bize esasen çarpıtılmış şekilde tezahür ettiren bir filtreydi şeklinde bir itiraz gelebilir mi? Varsayalım ki meyve kâsesinde bir elmanın bulunduğunu görüyoruz. Bunu o andaki mekânsal konumu itibariyle kâseden ayırt ediyoruz. Peki ya elmanın gerçekten de kâseden farklı olduğunu nereden biliyoruz? Mekânsal ayırt etme olmaksızın algılanamayacak bu fark, eğer mekânsal ayırt etmede bulunmasaydık, belki de hiç mevcut olmayabilir miydi? Gabriel, burada Kant'a dair bir eleştiri de getiriyor. Şöyle diyor: "Kant meseleye aynen bu şekilde bakmış ve kendinde şeylerin ne uzayda ne de zamanda var olduğu gibi saçma bir sonuca varmıştı. Sanki Ay, sadece biz onu öyle gördüğümüz için Dünya'dan farklılaşmış gibi! "Diyebilirdik ki tüm sezgimiz görüngünün tasarımından başka bir şey değildir, öyle ki sezdiğimiz şeyler kendilerinde onları sezdiğimiz gibi değildir, ne de ilişkileri kendilerinde bize göründükleri gibi oluşmuştur; ve kendi öznemizi ya da giderek yalnızca genelde duyuların öznel doğasını ortadan kaldıracak olursak, uzay ve zamandaki nesnelerin tüm doğaları, tüm ilişkileri, daha doğrusu uzay ve zamanın kendileri yitecektir. Görüngüler olarak onlar kendilerinde değil ama yalnızca bizde var olabilirler." Metnin bu kısmında pek çok şey oldukça tuhaftır. Uzay ve zamanın "salt bizim içimizde var olabileceği" de ne demek oluyor? "İçimizde" bir ifadesi değil mi, dolayısıyla da mekânsal değil mi? "Bizim" zamansal değil mi, dün, bugün ve umarım yarın da var olacak bizi kastetmiyor mu?"

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow