Hakikat istenci

Gilles Deleuze'ün felsefe tarihi okumalarında "Nietzsche ve Felsefe" adlı kitabında çok önemli bir Nietzsche ve hakikat üzerine  vardır. Burada Delueze hakikat kavramının Nietzche'ci bir yorumunu yapar. "Hakikat her zaman öz olarak, Tanrı olarak, üstün merci olarak ortaya kondu. Ama hakikat istencinin bir eleştiriye ihtiyacı vardır. -Görevimizi böyle belirleyelim- hakikatin değerini sorgulamayı denemek gerekir." (Ahlakın Soykütüğü-Nietzsche)Deleuze, Kant'ın bu açıdan klasik filozofların en sonuncusu olduğunu ve hakikatin değerini ya da ona boyun eğişimizin sebeplerini asla sorgulamadığını ve Kant'ın bu bakımdan da herhangi başka biri kadar dogmatik olduğunu söyler. Kant ve diğerleri "Hakikati kim arıyor?" sorusunu sormamıştır. Ama bu soruları Deleuze sorar "Peki o halde Hakikat arayan ne istiyor?" "Onun tipi, güç istenci nedir?" Deleuze felsefenin bu yetersizliğinin doğasını anlamaya çalışır. Deleuze şunları söyler. "Herkes insanın nadiren hakikati aradığını iyi bilir: Hatalarımızdan daha çok, çıkarlarımız ve aptallığımız bizi hakikatten ayırır. Ama filozoflar düşüncenin düşünce olarak hakikati aradığını, "ilkesel olarak" hakikati sevdiğini, "ilkesel olarak" onu istediğini iddia ederler. Düşünce ile hakikat arasında ilkesel bir ilişki kurarak ve böylece saf bir düşünürün istencini hakikatle bağlantılandırarak, felsefe hakikati kendi komut istenciyle, bir kuvvet tipiyle, güç istencinin bir niteliğiyle ilişkilendirmekten kaçınır.

Nietzsche sorunu ortaya konduğu alanda tartışır: Onun için söz konusu olan hakikat istencini tartışmak, insanların gerçekte hakikati sevmediklerini hatırlatmak değildir. Nietzsche hakikatin kavram olarak ne ifade ettiğini, bu kavramın ilkesel olarak hangi nitelendirilmiş kuvvetleri ve istenci varsaydığını sorar. Nietzsche yanlış hakikat iddialarını eleştirmez, hakikatin kendisini ideal olarak eleştirir. Nietzsche'nin yöntemine göre, hakikat kavramını dramatize etmek gerekir. "Bizi hâla nice tehlikeli serüvene kışkırtan hakikat istenci, filozofların şimdiye dek saygıyla söz ettiği şu ünlü doğruculuk: Karşımıza, şimdiden ne sorunlar çıkarttı! Nedir içimizde hakikati isteyen? Aslında, bu istemenin kökeni sorununun üzerinde epeyce oyalandık, sonunda daha da temel bir soru üzerinde tam anlamıyla duruverdik. Hakikati istiyoruz diyelim, peki neden hakikat olmayanı değil? Veya belirsizliği? Hatta bilgisizliği? Ve inanıyor musunuz, sonunda bu sorun sanki daha önce hiç karşımıza çıkmamış gibi, sanki biz onu ilk görenler, tasarlayanlar, cesaret edenlermişiz gibi gelmeye başlıyor." (İyinin ve Kötünün Ötesinde-Nietzsche)


Hakikat kavramı bir dünyayı doğru olarak niteler. Bilimde bile fenomenlerin hakikati, fenomenlerden ayrı bir "dünya" oluşturur. Oysa doğru bir dünya, ona merkezi olarak gönderme yapacağı doğru bir insan öngörür. Bu doğru insan kimdir, ne ister? İlk varsayım: Yanılmak, yanıltılmak istemiyor. Çünkü "yanıltılmak zararlı, tehlikeli, kötü". Ama böyle bir varsayım, dünyanın kendisinin zaten doğru olduğunu varsayar. Çünkü radikal olarak yanlış bir dünyada, kötü, tehlikeli ve zararlı olan yanıltılmama istencidir. Aslında, hakikat istenci "her pahasına rağmen hakikatin yararsızlığına ve tehlikesine rağmen" oluşmuş olmalıdır. O zaman geriye başka bir varsayım kalır: Hakikati istiyorum demek yanıltmak istemiyorum anlamına gelir ve "yanıltmak istemiyorum, tikel bir durum olarak şunu içerir: Kendimi yanıltmak istemiyorum".(Şen Bilim-Nietzsche) Eğer birisi hakikati istiyorsa, bu dünyanın olduğu şey adına değil, olmadığı şey adınadır. "Yaşamın yoldan çıkarmayı, aldatmayı, gizlemeyi, büyülemeyi, kör etmeyi amaçladığı" anlaşıldı. Ama hakikati isteyen öncelikle yanlışın bu yüksek gücünü değersizleştirmek ister: Yaşamı bir "hataya", bu dünyayı bir "görünüme" dönüştürür.

Yaşamın karşısına bilgiyi koyar, dünyanın karşısına bir başka dünyayı, bir öte-dünyayı, tam olarak doğru dünyayı koyar. Doğru dünya fikri, bu dünyayı bir görünüm olarak ele alan bu istençten ayrılamaz. Böylece, bilgiyle yaşam karşıtlığının, dünyalar ayrımının gerçek özelliği kendini ele verir: Bu ayrımın kaynağında ahlak vardır, bu ahlak kökenli bir karşıtlıktır. Yanıltmak istemeyen insan daha iyi bir dünya ve daha iyi bir yaşam ister; yanıltmak istememe sebeplerinin hepsi ahlakidir. Ve her seferinde doğruyu isteyenin erdemliliği ile karşılaşırız: Onun en büyük uğraşlarından biri kabahatlerin dağıtımıdır; o sorumlu tutar, masumiyeti yadsır, yaşamı suçlar ve yargılar, görünümü ifşa eder. "Anladım ki felsefenin tamamında ahlaki (ya da ahlakdışı) niyetler, bitkinin tümünün ondan geldiği tohumu oluştururlar... Felsefenin babası olabilecek bir bilgi içgüdüsüne inanmıyorum." (İyinin ve Kötünün Ötesinde,Nietzsche) Buna karşılık, bu ahlaki karşıtlığın kendisi yalnızca bir belirtidir. Başka bir dünyayı, başka bir yaşamı isteyen aslında daha derin bir şey istemektedir: "yaşama karşı yaşam." Yaşamın erdemli olmasını, kendisini ve görünümünü düzeltmesini, bir başka dünyaya geçiş olarak hizmet etmesini ister. Yaşamın kendisini yadsımasını ve kendine karşı dönmesini ister: "Kuvveti tüketmek için kuvveti kullanmayı denemek". (Ahlakın Soykütüğü-Nietzsche) Ahlaki karşıtlığın ardında, başka türden bir çelişki belirir, dini ya da çileci bir çelişki.
Spekülatif konumdan ahlaki karşıtlığa, ahlaki karşıtlıktan çileci çelişkiye... Ama çileci çelişkinin kendisi yorumlanması gereken bir belirtidir. Çileci idealin insanı ne istiyor? Yaşamı yadsıyan insan, indirgenmiş bir yaşamı, yozlaşmış ve küçülmüş yaşamını, tipinin, korunmasını, hatta tipinin gücünü ve zaferini, tepkisel kuvvetlerin zaferini ve yayılmalarını isteyen insandır. Bu noktada tepkisel kuvvetler onları zafere taşıyan kaygı verici müttefiklerini keşfederler: nihilizm, hiçlik istenci. Hiçlik istenci, yaşamın yalnızca tepkisel biçimine tahammül edebilir.

Yaşamın zorunlu olarak kendine ters düşmesi, kendini yadsıması, kendisini yok etmesinin aracı olarak tepkisel kuvvetleri kullanan hiçlik istencidir. Başından beri yaşamdan "üstün" olan değerleri besleyen hiçlik istencidir. Ve işte Schopenhauer'ın en büyük hatası: Yaşamdan üstün değerlerde istencin kendini yadsıdığını zannetti. Aslında, üstün değerlerde kendini yadsıyan istenç değildir, üstün değerler yaşamı yadsıma, yok etme istencine bağlıdırlar. Bu yadsıma istenci üstün değerlerin " değerini" oluşturur. Kullandığı silah şudur: Yaşamı tepkisel kuvvetlerin egemenliği altında göstermek, öyle ki yaşamın bütünü sürekli uzaklaşsın, yapabildiğinden ayrılmış olarak, giderek daha küçülsün, "hiçliğe doğru, hiçliğin dokunaklı duygusuna doğru..."

Çileci idealin iki kurucu öğesi, hiçlik istenci ve tepkisel kuvvetlerdir. Böylece yorum, kazarken üç katman keşfeder: bilgi, ahlak ve din; yaşamdan üstün değerler olarak doğru, iyi ve tanrısal. Üçü de birbirine bağlıdır: Çileci ideal üçüncü andır, ama aynı zamanda diğer ikisinin anlamı ve değeridir. İstersek etki alanlarını paylaşabilir ve bir ânı ötekilerin karşısına koyabiliriz; çileci ideal, kimseyi tehlikeye atmayan bir incelik olarak, yoğun ya da daha az yoğun hallerde bütün alanlarda varolacaktır. Bilginin, bilimin, hatta özgür düşünürün biliminin, "ne pahasına olursa olsun hakikat"in, çileci ideali tehlikeye attığını söyleyebilir miyiz?" "Tin ciddiyet, enerji ve dürüstlükle çalıştığı her yerde mutlaka idealden vazgeçmiştir -hakikati istemesi dışında. Fakat bu istenç, bu ideal kalıntısı da, bana sorarsanız en sert, en ruhani, en içrek, her türlü dış kaplamadan arınmış biçimiyle çileci idealdir." (Ahlakın Soykütüğü, Nietzsche)

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow