Düşünce ve eylem 'Simone Weil'

Fol Yayınları özellikle felsefe alanına yaptığı katkılar dolayısıyla hem Türkiye'nin felsefe alanındaki en iyi yayınevlerinden bir tanesi olarak öne çıktı, hem de okurların gözbebeği haline geldi. Yayınevi son olarak henüz Türkçe'ye kazandırılmamış çok önemli iki eseri, -İngiliz filozof Alfred North Whitehead'ın, "Süreç ve Gerçeklik" ile Fransız filozof Simone Weil'in "Tanrı'yı Beklerken" kitaplarını Türkçe'ye çevirerek felsefe literatürüne çok önemli katkılarda bulundu. Alfred North Whitehead,  İngiliz bir matematikçi ve filozoftur. Mantıksal Pozitivizm olarak bilinen felsefi akımın ve Viyana Çevresi olarak adlandırılan filozoflar grubunun içinde yer alan önemli isimlerden birisidir. Simone Weil ise Fransız filozof ve mistiktir. Simone Weil, 20. yüzyılın en ilginç filozoflarından biri olarak kabul edilir. Ben bu makalede Weil, üzerine yazılan çeşitli araştırmalardan alıntılar yapmak suretiyle, Weil'in yemek yemeyi redderek ölümü tercih etmesinin teolojik gerekçelerinin izini sürmeyi deneyeceğim. Simone Weil 1943 vefat ettiğinde Fransa'da bile çok az tanınan bir yazardı. Filozof, ancak II. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından elyazmaları, not defterleri ve mektupları basılıp dünya genelinde farklı dillere çevrildiğinde 20. yüzyılın en ilgi çekici felsefi figürlerinden biri haline geldi. Albert Camus onun hakkında "Zamanımızın tek büyük ruhu." diyecektir.

SINIFLANDIRILAMAYAN FİLOZOF
Hakkında yapılan tüm çalışmalara, araştırmalara rağmen ölümünden 78 yıl sonra bile Simone Weil'in tam olarak kim olduğu açığa çıkmış değil diyebiliriz. Weil, onu tanımlamak için ifade edilen tüm sınıflandırmalara, etiketlere ve kategorilere direnç gösterir gibi duruyor. Weil hakkında yapılan araştırmalar ise ortaya çok gizemli ve muğlak bir profil ortaya koyuyor. Weil, şöyle tanımlanmaya çalışılıyor: "Bir filozof olmasının yanında bir mistikti; bir sosyalist olmakla beraber sosyalizmin anavatanı Sovyetler Birliği'ndeki gelişmeleri korkusuzca eleştirirdi; Yahudiydi ama antisemitik görüşlere meyli vardı; Katolik kilisesine olduğu gibi Katharizm tarzı Katoliklik karşıtı hareketlere de ilgi duyardı; kilisede aralıksız saatlerce dua edebilirdi, ama vaftiz edilmeyi reddederdi; bir pasifistti, ancak İspanya İç savaşı'nda savaşmak için kaydolmuştu; zayıf, hastalıklı ve hantal biri olmasına rağmen bir nimet olarak gördüğü ağır kol gücü isteyen işler peşinde koşardı; Fransa'nın en iyi üniversitelerinin biri olan Ecole Normale Superieure'den mezun oldu ama bir fabrikaya vasıfsız işçi olarak girmeyi diledi (sonunda da yaptı). Bütün bu şeyleri olurken ya da yaparken hep kendisi, yani Simone Weil olarak kaldı." Weil'in ölüm şekli ise 1943'ten beri tartışılan bir durum olmaya devam ediyor. Bazı araştırmacılar filozofun ölümünü bir intihar olarak yorumlarken, bazı araştırmacılar ise ölümünün ardından Weil'in anoreksiya hastası olduğunu iddia etti. İnsanlar onun yemek yemeyi reddetmesini bir türlü kabullenemedi. Weil yetersiz yiyecek karneleri yüzünden açlık çektiğini düşündüğü işgal altındaki Fransa halkıyla dayanışma duygusu adına yemek yemeyi bırakmıştı. Weil'in hayat hikâyesine dair yazılanlar bu açıklamanın gerçekliğini ortaya koyuyor. Weil'in en belirgin özelliklerinden bir tanesi her zaman için herhangi bir haksızlığın veya sömürünün kurbanı olmuş insanlara karşı hissettiği içgüdüsel duygudaşlık olmuştur. Bu duygu sadece (baskı ve özgürlük) gördüğümüz gibi, toplumsal ve din düşünüşünden ileri gelmiyor, onun bütün hayatını kaplıyordu. Filozofun I. Dünya Savaşı sırasında henüz bir çocukken Weil, cephedeki askerlerin yeterli yiyecekleri olmadığını öğrenince çikolata yemeyi reddettiği yazılıyordu. Sonralar maaşlarını işsizlere bağışlayacak, işçilerin, evlerini ısıtmaya güçlerinin yetmediğini düşünerek evini ısıtmayı reddedecekti.Yani ona göre ezilenlerle dayanışmanın bir yolu olarak yemekten kaçınmak sonuçlar ne olursa olsun benliğine sadık kalmakla ilgiliydi. Gerçekten de bu yöntemi alabildiğine özgürleştirici bulmuş olmalı. Nitekim gerçek özgürlük, "Arzu ve tatmin arasındaki ilişkiyle değil düşünce ve eylem arasındaki ilişkiyle tanımlanır." der Weil.



YEMEYİ DEĞİL, YENMEYİ İSTEMEK

Yine de Weil'in kendini açlıktan öldürmesinin anlamı bundan daha derindedir. Eserlerindeki çarpıcı noktalardan biri entelektüel, ruhani ve hatta mistik hayatını yemek, beslenme, açlık ve uzun süreli açlık üzerinden ifade etmesidir. Sözgelimi şöyle der: "Açlığını çekmekte olduğum şeyi yalnızca iştahım olduğu zaman okurum. İşte o zaman onu okumam, yerim." Bu durum sadece kitaplar için değil, ruhunun ihtiyaç duyduğu her şey için böyledir. Din bile "bir beslenme biçimidir." Bir dinin size iyi gelip gelmediğini anlamak için onu önce ağzınıza götürmeli ve tadına bakmalısınız - öteki türlü onun size uygun olup olmadığını anlayamazsınız. Zira "kişinin hiç yemediği bir şeyin tadını ve besin değerinin kıymetini bilmesi zordur."Weil'e göre fiziksel yeme edimi, içeride daha derinlerde gerçekleşen temel beslenme sürecinin zayıf bir taklidinden ibarettir. Gerçekten de bunun gibi ruhani bir seviyede, şeyler gerçekte olduklarının tam tersine dönebilirler. Sözgelimi, en çok ihtiyaç duyduğumuz, bizi canlı tutan şey beslenme değil açlıktır. "Ruhun ebedi tarafı," der Weil, "açlıkla beslenir": Yemek yemediğimiz zaman, organizmamız kendi etini tüketir ve onu enerjiye dönüştürür. Ruh için de bu böyledir. Yemeyen ruh kendini tüketir. Ruhun ebedi tarafı, ölümlü tarafını tüketir ve onu dönüştürür. Ruhun açlığına katlanmak zordur, fakat hastalığımızın başka bir çaresi yoktur."Daha derin bir seviyede ruh için en iyisi yemek yememek ya da açlık çekmek değil, tamamen başka bir şeydir: Yenmek - Tanrı tarafından bir çırpıda silinip süpürülmek. Tanrı ve İnayet kitabında Weil dünyanın güzelliğinin, onu seyre dalanı yakalamak için Tanrı tarafından hazırlanmış bir "tuzak" olabileceğinden söz eder. "Dünyanın güzelliği," der, "bir labirentin ağzıdır.” Onu keşfe çıkan kişi birkaç adım atar ve kısa süre sonra -bitkin, yolunu kaybetmiş halde- "girişi bir türlü bulamaz”. Bu sadece başlangıçtır: Cesaretini yitirmez ve yürümeye devam ederse mutlak surette labirentin merkezine ulaşacaktır. Orada Tanrı yemek için onu bekliyordur. Sonra yine dışarı çıkacaktır, ama değişmiş olacak, Tanrı tarafından yenip sindirildikten sonra başka biri haline gelecektir."Böylesi cümleler Weil'in yemekle ilgili her şeyi ne denli ciddiye aldığına dair fikir verir. Yeme, açlıktan ölme ya da başkasınca yenme metaforları sadece retorik temalar, metinde yüzeysel olarak kullandığı araçlar değildi: onun ruhani alıştırmalarına, öz-aşkınlık biçimlerine delaletti.


ONTOLOJİK UTANÇ

Weil'in açlıktan ölümünün nihai anlamını kavramaya yarayan anahtar buralarda da bulunamayabilir. Bunu, ölüm kavramını yeninden ifade etmeye çalıştığı teolojik yazılarından oluşan daha derin bir katmanda aramak gerekebilir. Bir anlamda ölmek, Weil'in neredeyse yaşadığı süre boyunca yaptığı bir şeydi. O, ölümü hayatının merkezine oturtmuştu: Sözgelimi bir fabrikada vasıfsız işçi olarak çalışmaya başlamasının amacı bedenini durmadan çürüterek ölümün provasını yapmaktı. Weil'in ölüme bu kadar takıntılı olması belki de düşüncelerine işleyen ve benim "ontolojik utanç" olarak adlandırdığım şeyle ilgiliydi. Varoluşumuzda saygısızca bir şey olduğunu düşünür gibidir: Olmak, bir tür kibirdir. Bizler gasp ederiz, var olmak için işgal ettiğimiz alan aslında bize ait değildir. "En büyük günahımız olmayı istemektir,"der Weil, Bu da şeylerin düzenini bozar. "Bunun kefaretini ödemek için "olmamayı arzulamalıyız." "Yerçekimi ve Tanrı'nın Lütfu", Weil'in bu fikir üzerine detaylıca yazdığı eserlerden biridir. Tanrı, der burada, bize varlığımızı vermiştir, dolayısıyla "Her şey olmaktan feragat etmişizdir." Bunun karşılığında ise bizim yapmamız gereken "Bir şey olmaktan feragat etmektir". İnsan olarak doğmak bir borç altına girmektir: "Tanrı bana varlığımı ona geri verebileyim diye vermiştir" Dünyaya gelişimizle ortaya çıkan dağınıklığı ancak Tanrı'yla bir dizi ontolojik alışverişe girerek temizleyebiliriz: "Varoluşumuz, yalnızca onun var olmamayı kabul etmemizi beklemesinden ibarettir. Bizden sürekli olarak, bize verdiği varoluşu geri ister. Bize onu sonradan geri istemek için verir." Hayatlanmiz bu ontolojik borcumuzu ödemeye adanmış olmalıdır, bundan daha önemli bir şey yoktur. "Ben'i yok etmek hariç tamamlamamız için bize verilen başka bir özgür eylem kesinlikle yoktur." Açık olmakta fayda var: Weil'in felsefesi, intiharı için özür dilemekle ilgili değildir. Weil hiçbir zaman intihara kalkışmadığı gibi buna her zaman, açıkça karşıydı. Onunki canlılık, bağlılık ve yetenek gerektiren talepkâr bir varoluş tasarısıydı. Weil'in tasarısı “ben"in yok edilişinin oldukça önemli görüldü gelenekler içinde değerlendirilmelidir. Esas amacı "içimizdeki yaratığı yok etmektir." "Yaratıklığımızdan" kurtulmak için gücümüzün yettiği her şeyi yapmalı, ortalığı toparlamalı ve yaratanı içeriye almalıyız. Weil bunun için "yaratılan bir şeyi yaratılmayana çevirmek” olarak tanımladığı "yaratı-bozum" terimini kullanır. Kökten yapıcı bir tasarı olarak "yaratı-bozum," "yaratılan bir şeyi hiçliğe çevirmek" manasına gelen “yrkımın" tam tersidir.Var olduğumuz müddetçe bedenimiz -yani dünyeviliğimiz- Tanrı'nın görüşünü gizler. Bir metninin unutulmaz bir parçasında Weil, Tanrı'nın sadece benim bulunduğum yerden görülebilen yaratılış manzarasını çok sevdiğini" hayal eder. Ancak sonra Tanrı'nın önünde durduğunu fark eder: "Bir perde görevi görüyorum," der. "Ben geri çekilmeliyim ki o görebilsin." Bu sözler Weil'in onu tanıyanlar üzerindeki kişisel etkilerini akla getiriyor. "Öyle bir izlenime kapıldım ki” diye yazar Gustave Thibon "sanki ilk ışığın kendini yeniden emmesine hazır olan tamamen şeffaf bir ruhun huzurundaydım." Simone Weil'in Katharlara hayranlık beslemesi bizi şaşırtmamalı. "Katharlar, dünyayı ve her birimizi iki tanrının üzerinde ebedî kavgaya tutuştuğu bir savaş alanı olarak gören Ortaçağ sapkınlarıydı: Işığın ve bütün ruhani şeylerin ilahı olan iyi tanrı ile karanlığın ve maddenin, bedenin ve dünyevi zevklerin ilahı olan kötü tanrı. Weil varoluşsal olarak Kathar inancındandı – muhtemelen de Katharların sonuncusuydu. Her türlü fiziksel temasa karşı müthiş bir tiksinti duyar, çileciliğin en uç formlarını uygular ve bedenini keşiş cefasına tabi tutardı. Weil'in maddeselliğini bozuma uğratma tasarısı, çok etkilendiği Katar teolojisinin perspektifinden bakınca anlam kazanır Yeni Platoncu bir bakış açısıyla da bu böyledir – zira Plotinus da kendi bedeninden utanç duyardı." Weil'in yok oluş eylemi, ışığın arayışındayken gerçekleştirilen bilinçli bir öz-aşkınlık hareketidir. Maddi koşuluyla, somutlaşmışlığıyla, salt varoluşuyla baskılanmış gibidir. Şu korkutucu dua bunu gösterir: "Bütün bunlar (duyarlılık, zekâ) benden koparılıp alınsın, Tanrı tarafından silinip süpürülsün, İsa'nın cismine karışsın ve hem bedenleri hem ruhları her tür besinden yoksun olan acı içindeki insanlara yiyecek olarak verilsin. Ve ben felç olayım - kör, sağır, akılsız ve tamamen yıkık dökük."
 

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow