Bilinç üzerine düşünceler

Bilinç, psikolojik ya da fizyolojik olarak ortaya çıktığı kabul edilse de kapalı bir gizdir. Freud, bilinç fenomenini tamamen doğal ve bilimsel bir temelle, yani organizmanın -varlığımızın süre, uzam ve kütleye sahip yönü- bir özelliği olarak açıklamaya çalıştığı 1895 tarihli "Bilimsel Bir Psikoloji Projesi'ni bir kenara bıraktığında da aynı sonuca varıyordu.

Joel Kovel ise, "Arzu Çağı" isimli kitabında bilincin, sinir dokuları tarafından bir salgıymış gibi üretildiğini beyin tarafından toplandığı iddiasında bulunur. Kovel, bilincin maddesel yönünü radyo benzetmesi ile açıklar. Kovel'e göre radyosunun düğmesini açarak hiç kimse elektromanyetik dalgalar konusunda bir şey öğrenemez. Bilgi taşımak için dalgaların bazı özellikleri kullanılır; radyo da bu dalgaları toplayarak karmaşık bir biçimde işler. Dalgaların yayılmalarının doğası ise dünyanın temel fenomenlerinden biri olarak kalır. Radyo, uygun dalga boyundaki yayını alırken biz de görsel aralıktaki elektromanyetik yayılımı görür ve kullanırız. Ama görmek bilinç değildir , bilincin bir formu da değildir. Görmek daha çok görsel elektromanyetik verilerin bilinç üzerinde bıraktığı izlenimdir. Bilinç diğer fiziksel enerji formlarıyla da sınırlı değildir. Duyma, koku ve tat alma ve hissetme bilinç değildir. Duyular, organizmanın değişik fiziksel verileri dönüştürmesiyle bilinç üzerinde elde edilen izlenimlerdir. Bu fiziksel veriler elektromanyetik yayılım, mekanik dalgalar, kimyasal taşıyıcılar (elektromanyetik yayılımın diğer bir biçimi olarak) ve yerçekimi olabilir. Organizmanın duyular yoluyla fiziksel dünyayı kendi içine çeken araçlar geliştirmiş olduğu görülüyor. Ancak bilinç gözün görmesi ya da kulağın duymasından bağımsızdır; aksi takdirde kör ve sağır kişilerin bilinci olmazdı. Duyum yokluğu durumunda, benlikle dış dünya arasındaki bütün algılanabilir farklılıklardan yoksun bırakılan kişi bilincini yitirmez; ancak görece içedönük, dolaysız bir bilince geçer. Bu nereden gelir? En basit gözlem Descartes'ın üzerine felsefesini inşa ettiği olguyu desteklemektedir: Bilinç benliğin içinden ya da kişinin nasıl baktığına bağlı olarak, kafasının içinden doğar. Bir adamın kafasına yeterince sert vurduğunuzda bilincini yitireceğine şüphe yoktur. Bilincin beynin içinden geliyormuş gibi görünmesi birçok kişiyi onu sinir dokularının bir özelliği olarak düşünmeye itmiştir. Ancak bu bize bilinç hakkında, televizyona vurduktan sonra görüntünün kaybolmasının elektromanyetik dalgalar üzerine söylediğinden daha fazla bir şey söylememektedir. Psikoloji benliği, fizyoloji ise beyni bilincin yeri yapmıştır. Ama ikisi de ana noktayı kaçırmaktadır. Geleneksel zihin-beden ikiliği bilinç problemini çözmede başarısız olduğu gibi bu ikiliğin iki yarısı da yetersiz kalır. Beden ya da zihinden birini seçmek zorunda olmadığımızı fark etmek bizi rahatlatır. Yalnızca bu ikisinin de birer kurgu olduğunu fark edebilmeli ve gerçekliğin daha tatminkâr bir temsilini aramalıyız.

VARLIK İLE ORGANİZMA BİRBİRİNE BAĞLIDIR
Kısacası, bilinç söyleminde zihin-beden karşıtlığından söz etmekten daha iyi bir şeyler yapabiliriz." Bu, bilincin yaşayan varlıkların (hem de daha gelişmiş canlıların) içkin bir özelliği olduğunu yadsımak demek değildir, öyle ki hangi yönümüzün bilinçli yönümüz olduğunu belirleyecek bir ayrım yapılmalıdır, Eğer bilinç içkinse, niçin genelde organizmaya, yani varlığın maddesel boyutuna bağlıdır? Ontolojik bir boyut da vardır. Biz organizma olduğumuz kadar varlıklarız da; eğer varlığımız maddesellikten kaçamıyorsa, organizmamız da varlığın tinsel boyutundan kaçamaz. Bu yüzden hiçbir fiziksel ya da kimyasal hesaplamanın tamamen anlayamadığı bir "olmak-lık" özelliğine sahibiz. Modern analitik felsefenin önceki bütün felsefelerin uğraştığı varlık sorusundan el çekmesi bu soruyu geçersiz kılmaz; varlık sorusunun bırakılmasının nedeninin ideolojik olduğu gösterilebilir.Bu varlığın gerçekliğini organizmamızın dışında bir şey olarak değil de ona bağlı, varlık-organizmanın içinde bir şey olarak kabul edemez miyiz? Eğer böyle olursa varlık, doğal dünyanın bir parçası olur ve bu doğal dünyanın özelliklerini içerir. Varlık-organizmadan söz ettiğimizde beden ile zihin arasındaki eski Batı düalizmini başka bir düalizmle değiştirmiyoruz. Kovel evrenin bizim varoluş noktamızda, henüz anlayamadığımız bir biçimde, kendini "varlıksallık" ve organizmasal doğa olarak farklılaştırdığını ve Varlık ve organizma birbirine bağlı olduğunu yazar. Burada bir boyut diğerinden kopmaksızın farklılaşır. Buradaki problem, zamanın niçin "uzay-zaman" birliği içinde bir boyut olarak var olduğu sorunundan ne daha az ne de daha fazladır. Zaman boyutu, gözlerimize görünen uzay boyutundan farklıdır; ancak uzay-zamanda birleşmişlerdir . Benzer biçimde, varlık ve organizma farklı şeylerdir; ancak içimizde birleşmişlerdir . Organizma uzay-zamanın, maddenin, fiziksel uzam ve sürenin mevcudiyetini temsil eder. Varlık, mevcudiyeti bilinçte verili olan farklı bir şeydir. Zihin ve beden diye bir kopuş düşünmek yerine varlık ve organizma arasında bir farklılaşma olduğunu düşünebiliriz, farklılaşma noktası da bilinç olarak kendini gösterir. Eğer bu farklılaşma reddedilirse, durum bir zihin-beden kopuşu görünümü kazanacaktır. Bilincin organizmadan çok varlığın bir yönü olduğu söylenebilir. Ancak bilinç, farklılaşmanın bir fonksiyonu olduğu için organizmaya da aittir. Bilincin, varlığın kendini organizmaya sunuş biçimi olduğunu söylemek daha doğrudur. Bilinç varlığın sadece bir özelliği değildir. O, varlık-organizma’daki tire işaretidir. Evrenin varlığı ile duyu organları ve sinir sisteminin çalışması yoluyla algılanan evrenin organik tözselliği arasındaki bağdır.

DİL KURUCU ÖĞREDİR
Bu konuyu biraz uçuk, ancak yararlı bir spekülasyonla sürdüreyim.. Bilincin varlıkla olan işlevsel ilişkisinin yerçekimi ile madde arasındaki ilişki gibi olduğunu düşünelim. Eğer yerçekimi ayrı madde merkezleri arasındaki çekici güç ve tek bir uzayzaman dizisi halinde maddeyi bir arada tutan evrensel kuvvet ise bilinç varlık düzeyinde benzer olamaz mı; yani evrensel varlığın bireysel varlıklara tepkisi? Bu görüşte, bilinç diğer bütün varlıkların ve kendi varlık durumunun her varlıktaki kaydıdır. Bu önemli bir düşünceye yol açar: Bilinç, varlığın, varlıkların ayrı oluşunu ifade eden ve aynı zamanda bu ayrılığı bozan bir yönüdür. Yani diğer varlıkların bilincinde olan bir varlık, onları kendisine sunulmuş bir şekilde bulur. Bilincin sunumu ayrılmış olan şeyleri yeniden yakalar. Varlıkları belli bir uzaklıktan bağlantıya sokar. Ayrı oluşun olmadığı yerde bilinç de yoktur; öyle ki varlıklar birbirine özdeştirler ya da daha doğrusu tek bir büyük varlıkta özümsenmiştirler. Varlıkların birbirlerinden ayrıldığı yerde, bilinç bu ayrımın bir yönü olarak ortaya çıkar. Bilinç, bir varlık içinde, diğer varlıkların yokluğunu ilan eden ve bu yokluğu ortadan kaldıran şeydir. İnsan örneğinde -bunun insanlar için neredeyse tanımlayıcı nitelikte bir şey olduğunu söyleyebiliriz-, ayrılma ve birleşme üzerindeki yoğun gerilim bilinç için gereken benzersiz koşulları yaratır. İnsanlar için bilinç, uyarımları alan hareketsiz bir zar ya da ekran olamaz. Doğa ile olan kopuşun yaşandığı insan bilincinin kurucu öğesi dildir. Bizim görüşümüze göre dili yalnızca işlevsel olarak düşünmek yeterli değildir. Yani dil, sayesinde kültürün oluşturulduğu ve “insanın doğaya egemen olduğu” harika bir araç değildir. Bu şeylerin dilin kurumlaşması ile olduğunu inkâr etmiyoruz. Benim ısrarım dilin kurumlaşmasının sadece nöral ya da pragmatik bir olay olmadığı (her ne kadar bunlar doğru da olsa), aynı zamanda ontolojik bir olay olarak da görülmesi gerektiğidir . Freud'un bu konudaki derin görüşüne göre bilincin kendisi, bilinçdışı dünyadaki “şey temsiller”in yerine koymak üzere "sözcük temsilleri" edinmektir. Bu görüşte söz, insan varlığının Evrensel Varlık'tan oluşumunu anlatır. Bu edinim Prometeus’unki gibi bir eylemdir, logosun gücünü anlatır. Sözcük sayesinde, evren sunulandan daha fazla bir şey olur. Üzerinde sonsuz bir biçimde çalışmayı olası kılan bir biçimde bize yeniden sunulur. Ama aynı zamanda dil, sözcüğü şeyin doğrudan kavranışının önüne koyarak varlığın ayrılmışlığını kurumsallaştırır. Eğer varlığın bilinçteki sunumu bu ayrılmışlığı bozma yolunda bir çaba ise varlığın sözcükle temsili ayrılmışlığı yeniden üretir. Dünyayı daha da yitirme pahasına ona hükmeder. Bu, şiir, dua ve tinsel konuşmanın aşmaya çalıştığı, soyutlama trajedisidir. Her durumda dil bir yabancılaşmadır ve varlık karşısında saydam değildir. Konuşmacılar yalan söylemeyebilir ama konuşmanın kendisi söyler. Bu durum dil felsefesini çağdaş düşüncenin ön planına çıkarmıştır. 

Tepkiniz nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow