Haberin gücü adına.

  • Dolar 8.2364
  • Euro 10.0327
  • GR ALTIN 484.78
  • ÇEYREK 795.71

  • 23 Nisan 2021, Cuma 19:33
ErdalMoral

Erdal Moral

Sartre ve Bulantı

Jean-Paul Sartre 1938 yılında yazdığı "Bulantı" adında bir roman bütünüyle birinci şahıs (bakış açısından) yazıldığından, öznenin kayıp özgürlüğüne yönelik hissiyatını ve yaşamı üzerindeki iktidarını yeniden elde etmesini inceler. Sartre Paris'te, Sorbonne'da felsefe okumuş ve 1933-4'de Berlin'de fenomenoloji üzerine çalışmıştır. Bulantı romanı, ikinci Dünya Savaşı sona ererken Paris'i (ve dünyayı) kasıp kavuran varoluşçuluk felsefesinin bir uvertürüydü. Kitabın başlarında ana karakter, zaman zaman Bulantı adını verdiği baş döndüren tuhaf bir duygudan, yani daha sonra şeylere anlam verme kudretini yitirmesiyle ilişkilendireceği bir duygudan muzdariptir. 

Bulantı'da Sartre, yazar Antoine Roquentin karakteri ile onun Bouville'de oradan oraya sürüklenişinin hikâyesini anlatır. Roquentin bu sıkıcı sahil kasabasına, evrakları kasabanın kütüphanesinde bulunan, 18. yüzyıl saray eşrafından Marquis de Rollebon’un yaşam öyküsünü araştırmak için gelmiştir. Rollebon’un bir dizi vahşi maceradan müteşekkil kariyeri adeta biyografi yazarlarına sunulmuş bir nimet gibidir. Ne var ki Roquentin bu maceralar üzerine kalem oynatmanın hiçbir yolunu bulamaz. Hayatın bu macera dolu kahramanlık hikâyeleriyle uzaktan yakından alakası olmadığını keşfetmiştir ve gerçekliği tahrif etmek istemiyordur. Aslında bir maceraya atılmış gibi oradan oraya sürüklenen Roquentin’in kendisidir. Çoğunluğun aksine, hayatını düzene sokacak rutinleri veya bir aile hayatı olmadığı için günlerini ya kütüphanede ya etrafta gezinerek ya da ragtime plakları çalan bir kafede bira içerek geçirir. Kasaba halkının alelade, burjuva yaşamını izler. Yaşam bir zorunluluk doğrultusunda şekillenmeyen, salt olumsallıkla yoğrulmuş, hiçbir özelliği olmayan bir hamur parçasını andırır. Bir dalga gibi belirli aralıklarla zihninde beliren bu kavrayış Roquentin'i her seferinde nesnelerin kendilerinden (dış dünyadan) kaynaklandığı izlenimi veren bir bulantıya sürükler. Denize atmak için bir çakıl taşı alır, ancak taş, elinde tiksinç bir his bırakan yumrumsu bir kitle halini alır. Odaya girerken tuttuğu kapı tokmağı avucunda tuhaf bir kabarıklığa dönüşür. Kafede, birayı hep aynısından içtiği, üzerinde bira fabrikasının parlak arması bulunan kulplu kesme bardak ona iğrenç ve alelacayip gelmeye başlar. Bu deneyimleri fenomenolojik bir biçimde bir güncede toplamaya çalışır: "Şu masayı, sokağı, insanları, tütün paketimi nasıl gördüğümü anlatmalıyım, çünkü değişen onlar."

Bir parkta, atkestanesi ağacının "kaynamış derisini seyrederken yeniden bulantıya sürüklenen Roquentin, sonunda onu rahatsız eden şeyin aslında salt ağaç olmadığını, ağacın Varlık'ı olduğunu fark eder. Mesele ağacın bir mana taşımayı veya duruşundan taviz vermeyi reddederek, açıklanamaz ve anlamsız bir şekilde orada öylece durmasıdır. Olumsallık budur işte: şeylerin rastlantısal, sinir bozucu "bu"lukları. Roquentin artık dünyayı eskiden gördüğü gibi göremediğini ve Rollebon biyografisini asla tamamlayamayacağını fark eder; macera hikâyeleri uyduramıyordur. Şimdilik, yapabildiği pek fazla bir şey yoktur: Kendimi bankın üzerine bırakum; varlıkların bu temelsiz bolluğu beni sersemletmişti. Her yerde dallanıp budaklanıyorlardı; kulaklarımı varoluşun uğultusu sarmıştı; etim zonkluyor, açılıyor ve kendini evrensel tomurcuklanmaya bırakıyordu.

"Saçmalık" sözcüğü kalemimin ucuna geliyor şimdi, biraz önce, Parkta bulamamıştım onu; ama aramıyordum da, gereği yoktu. Çünkü sözcüklere gereksinim duymadan,nesnelerin üstünde, nesnelerle düşünüyordum. Saçmalık. ne kafamda bir düşünce. ne de bir insan sesinin tınlayışıydı. Saçmalık, ayaklarımın dibinde ölmüş olan o uzun, ağaçtan yılandı. Yılan. pençe kök ya da akbaba pençesi...Bunların hangisi olursa olsun önemi yok. Kesin bir açıklama yapmaksızın, Varoluşumun, Bulantılanmın ve öz hayatımın sırrını ele geçirdiğimi anlıyordum. Nitekim, daha sonra kavradıklarımın hepsi de bu kökel saçmalığın alanına girdi. Saçmalık: işte bir sözcük daha, sözcüklerle cebelleşip duruyorum; oysa orada, nesnenin kendisine dokunuyordum. Ama şimdi, bu saçmalığın salt olma özelliğini taşıdığını açıklamak istiyorum. İnsanların küçücük renkli dünyasında bir olay, ancak bir başka gerçeğe göre saçmadır; yani kendisine eşlik eden durum ve koşullara göre saçmadır. Örneğin, bir delinin konuşması deliliğine göre değil, içinde bulunduğu durum bakımından saçmadır. Ama ben biraz önce. salt olanı yaşadım; salt olanı ya da saçmayı yaşadım. Şu kökün, kendisine göre saçma olmadığı hiçbir şey yoktu. Ah! Bunu sözcüklerle nasıl dile getireceğim? Çakıl taşlarına, sarı ot künelerine, kurumuş çamura, ağaca, gökyüzüne ve beyaz sıralara göre Saçma. Hiçbir şey (doğanın gizli ve derinbir çılgınlığı bile) açıklayamaz onu.Her şeyi bilmiyordum tabii; tohumun gelişimini de, ağacın büyüyüşünü de görmemiştim. Ama bu yer yer kabarmış koca ayağın karşısında ne bilginin ne de bilgisizliğin önemi vardı : açıklamaların ve nedenlerin dünyası varoluşun dünyası değildir.Bir daire saçına değildir; düz bir çizginin uçlarından biri üzerinde dönüşüyle kolayca açıklanabilir. Ama bir daire aynı zamanda varolan bir şey değildir. Oysa bu kök,tam tersine, onu açıklayamadığım ölçüde varoluyordu. Boğumlu, hareketsiz, adsız; bu kök beni büyülüyor, gözlerimi dolduruyor durmadan kendi varoluşuna çekiyordu. "Bu bir köktür," diye boşuna tekrarlıyordum; bir işe yaramıyordu. Onun işlevinden, yani emici bir pompa oluşundan,buna, bu katı ve dolgun fok derisine, bu yağlı, nasırlı,dikkafalı görüşe geçilemeyeceğini iyice biliyordum. İşlev hiçbir şey açıklamıyordu: bir kökün ne olduğunu kabataslak anlamamızı sağlıyordu ama karşımdaki kökün ne olduğunu anlamamı sağlamıyordu. Bu kök, rengi, biçimi,donmuş hareketiyle, bir açıklanmaz nesneydi."

Gevşeyip rahatladığı anlar da vardır: En sevdiği kafede plaktan bir kadın şarkıcının (muhtemelen Sophie Tucker) söylediği blues tınılı melankolik "Some of These Days"in yükseldiği anlardır bunlar. Yumuşak bir piyano girişiyle başlayan parça, şarkıcının insanın içini ısıtan sesine geçince birkaç dakika boyunca Roquentin'in dünyasında her şey yoluna girer. Her nota, bir sonraki notayı çağırır: Her nota olması gereken yerdedir, başka bir diziliş mümkün değildir. Şarkıda bir zorunluluk vardır, dolayısıyla bu zorunluluk Roquentin'in varoluşuna da bir zorunluluk bahşeder. Her şey dengeli ve pürüzsüzdür: Bardağı dudaklarına götürürken havada kusursuz bir yay çizer ve bardağın içindekini dışarı sıçratmadan yerine koymayı başarır. Hareketleri, bir atlet ya da müzisyeninkiler gibi rahatça akar. Tabii tüm bunlar şarkı sona erene kadar böyle gider; şarkı bitince her şey yeniden paramparça olur.

Romanın sonunda Roquentin çıkış yolunu, sanatı bir zorunluluk kaynağı olarak tespit ettiği bu kavrayışta bulur. Yazmak için Paris'e gitmeyi kararlaştırır. Ama biyografi değil, farklı bir türde yazacağı “güzel, çelik gibi sert ve insanları varoluşlarından utandıracak” bir kitap yazacaktır. Sartre sonradan, bunun biraz kolaya kaçan bir çözüm olduğuna kanaat getirir: Sanat bizi gerçekten hayatın kaosundan kurtarabilir mi? Bulantı'da sanat özgürleşme sağlar, çünkü şeyleri oldukları gibi yansıtır ve onlara içsel bir özgürlük sağlar. Artık eciş bücüş ve tiksinç şeyler değillerdir; bir anlam ifade ederler.

Kaynak: 
Sartre ,Jean-Paul (2019) Bulantı, çev: Selahattin Hilav, Can Yayınları, İstanbul
Spiegelberg H.,(2021) Fenomenolojik Hareket, çev: Seçim Beyazıt, Pinhan Yayınları İstanbul

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

BUGÜN SEÇİM OLSA OYUNUZ KİME OLUR?

yukarı çık