• Dolar 7.5348
  • Euro 8.9861
  • GR ALTIN 411.28
  • ÇEYREK 674.98

  • 21 Ocak 2021, Perşembe 21:31
ErdalMoral

Erdal Moral

Modernliğin kaygıları

Kaygı nedir? Kaygı ve korku arasındaki farklar nelerdir? Bu iki duygu birbirine benzemekle birlikte kavramsal olarak farklı bir duygu durumu imler. Korkunun nesnesi ile kaygının nesnesizliği/muğlaklığı bu iki akraba kavramı birbirinden ayırır. Genel tanıma göre gördüğümüz ya da işittiğimiz bir şeyden, yani bir nesne ya da durum olarak ayırt edilebilen bir şeyden korku duyarız.

Dolayısıyla korku dile dökülebilir olana ilişkindir; Örneğin şöyle diyebiliriz örneğin: "Köpekten korkarım" veya "Karanlık caddelerden korkarım". Buna karşın kaygı, çoğunlukla nesnesiz bir korkma hali olarak tanımlanır; yani bizi neyin kaygılandırdığını kolay kolay söyleyemeyiz. Tam da bu yüzden, yani kaygıyı doğuranın belirsizliği yüzünden, rahatsız edici duygular arasında kaygı korkudan beterdir. Psikanaliz kaygı ile korku arasındaki farklara dair, daha karmaşık bir görüş sunar. Kaygı'nın metafiziksel ve psikanalist boyutunu/bağlamını önemsemekle birlikte, toplumsal boyutuna daha net analize tabi tutulabilir, bilince çıkartılabilir.

Tarihsel  ve toplumsal süreçte her büyük toplumsal-kültürel değişim, dönüşüm/krizlerin kendi çağına ve çağın meydana getirdiği öznelere özgü bir kaygı biçimini üretiyor. Özellikle geçtiğimiz yüzyılda büyük toplumsal krizlerin peşinden her seferinde kaygı çağının geldiğini akılda tutmamız gerekiyor. Özellikle desavaşlardan sonra. Yazar Renata Salecl'e göre geçtiğimiz yüzyılın ilk kaygı çağı 1. Dünya Savaşı ertesinde yaşanmıştı. İkinci Sanayi Devrimi'nin beraberinde getirdiği yeni imha silahlarının kullanılması, modern uygarlığın değerlerine dair köklü bir sorgulamaya yol açmıştı. 

Paul Valery modern çağı birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağ olarak betimler. Salecl'e göre ise askeri kriz sona erdiğinde bile, ekonomik kriz ve bununla birlikte en önemlisi, "zihnin krizi" devam etmiş, tüm bunlar da kaygıyı beslemişti. Salecl ilk kaygı çağına dair şunları söylüyor. "Avrupalılar bilhassa varoluşlarına ilişkin bir yeise kapılmıştı, zira kimilerine göre anlamsızlık çağına girilmişti. Kimileri de bu ezici kaygi hissinin temel nedenini, modern idollerin toptan ölümünde görmüştü: Ademoğlu handiyse yapayalnız kalmıştı, zira Tanrı'ya inancını kaybetmişti. Gelgelelim bilime, ilerlemeye ve akla inancın kaybolması da bir o kadar önemli olmuştu. Avrupa'nın da ölümü gibiydi bu. Ne var ki kaygı zamanları Avrupa'da yeni totaliter liderlere yer açmıştı. İtalyan faşizmi ve Almanya'da Hitler'in iktidara gelişi, kaygı çağına çözüm bulma girişimleriydi. Öte yandan uyguladıkları politikalar ikinci kaygı çağının doğmasına katkıda bulunmuştu. Nitekim İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, bir kez daha, bilhassa Yahudi Soykırımı ve Hiroşima deneyimiyle yoğunlaşan bir kaygı çağına girilmişti. Bir kez daha, görülmedik gaddarlıkta bir şiddete yol açan kitle imha silahları, savaş bittikten sonra ortaya çıkan kaygı duygusunu tırmandırmıştı. Ve yine, gelecek fikriyle boğuşan insanlığın krizi ekonomik krizle birleşmişti. Fakat "bolluk çağı"nı müjdeleyen 1960'larla birlikte, bu kaygı bahsi de azalmıştı."

ÖRTÜLÜ-ALENİ KAYGI

Salecl, Rollo May, 20. yüzyılda kaygıyı konu alan çalışmasında 1945'ten önce "örtülü kaygı'nın,1945'ten sonraysa "aleni kaygı"nın varlığına dikkat çektiğini söyler. Ama kaygıya dair her iki kamusal tavır da benzer bir doğrultuya işaret eder. Her iki kaygı da öznenin yalnızlığını, sevemeyişi ya da sevilemeyişini, uyum sağlamaya dönük baskıyı ve bireyin özel bir "evsizlik" hissettiğini vurgular. "Örtülü kaygı" emarelerinin büyük ölçüde, Thomas Wolfe'un romanlarında sembolik ifadesini bulan meseleye dayandığına işaret eder May. Buna göre, buradaki eve gidemeyişin anlamı, öznenin psikolojik özerkliğini kabullenmede yaşadığı güçlükle ilişkili olmalıdır. Öznelerin hem işyerlerinde hem de boş zamanlarında aşırı faaliyetle kendilerini oyalamaya dönük çırpınmaları da bununla bağlantılıdır.

1920'lerin sonunda ortaya çıkan kaygının ekonomik buhranla bağlantısı vardır elbette; gelgelelim ekonomik güvensizlik, insanların özel hayatlarında yaşamaya başladığı güvensizlikle iç içe geçmiştir ve insanların üstlenmesi gereken roller konusunda bir karışıklık doğmuştur. Middletown (Ortaşehir) adını verdikleri yerdeki yaşam üzerine meşhur çalışmalarinda Robert ve Helen Lynd, insanların 1920'lerin sonunda bilhassa yabancılaştığına işaret eder, çünkü bir yanda zorlantılı bir çalışma gereksinimi, yaygın bir uyum sağlama mücadelesi ve boş zamanlarini sürekli bir faaliyetle tika basa doldurmak gibi hummalı bir çaba içine girmiş, diğer yandaysa kültürel gereklilikler konusunda çatışan örüntülerin doğurduğu kaosun içine düşmüşlerdir. Lyndlere göre, aynı anda hayatın her alanında değişim ve belirsizlikle uğraşmak öyle dayanılmaz bir hal almıştır ki, insanlar katı ve muhafazakâr ekonomik ve toplumsal ideolojilere sarılmaya başlamıştır. 

Salecl, İkinci Dünya Savaşı ertesinde kaygı alenileştiğini, zira insanların muhtemel binbir çeşit yeni felaketten (mesela atom savaşına ilişkin felaketlerden) açıkça korkmaya başladığı gibi, toplumsal rolleri konusunda da kendilerini daha emniyetsiz hissetmeye başladığını söyler. Robert Jay Lifton, o dönemde özne için seçeneklerin çoğalmasının kendisinde bir sorun görmüştür, zira özne muhtemel yeni savaşlardan dehşete kapıldığı gibi, durmaksızın kimliğini değiştirme baskısına da maruz kalmıştır; bu da özel bir kaygı hissini tetiklemiştir. Gelgelelim kimlik dağınıklığıyla ilgili bu kaygı, "köktenci dini tarikatlar ve muhtelif bütüncü spritüel hareketlerde ifadesini bulan bir kesinlik arayışını beslemiştir.

DIŞARDAN GELEN KAYGI

Renata Salecl, 2. Dünya Savaşı'nın bitiminde de Avrupa ve Amerika'nın tehlike konusunda benzer tavırlar içindeyde olduğunu söylüyor. Amerika ile komünist devletler arasında gerilimlerin tırmandığı zamanlara, her iki tarafın da kaygıyı dışardan gelen tehlikeyle ilişkili olarak algılıyordu; buna verilen yanıtlardan biri, muhtelif komplo teorileriydi. Salecl'e göre 1950'ler Amerikasında, zamanın korku filmlerinde de özel bir şekilde yansıtılan yoğun bir komünist komplo korkusu vardı. "Komünizm, toplumsal bünyeyi işgal edebilecek bir parazit veya toplumun tüm gözeneklerine nüfuz edebilecek ölümcül bir bakteri olarak algılanıyordu. Korku filmleri topluma dışardan gelen tehlikeyi ya uzaylılar biçiminde ya da Invasion of the Body Snatchers (Beden Hırsızlarının İstilası; Don Siegel, 1956) filmindeki gibi, insanları yakalayıp yerlerine uzaylı ikizlerini geçiren tuhaf bir dışsal fenomen olarak resmediyordu. Zamanın toplumsal paranoyasının bir diğer merkezi de, muhtelif psikolojik denetim biçimleri içeren komünist ideolojik telkin yoluyla beyin yıkanması kaygısıydı. O esnada komünist Doğu da, yabancı casusların içeri sızmasından ve Batı'dan burjuva tüketimciliği ve eğlence biçiminde gelen ideolojik denetimden korkuyordu."

1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında korku nesnesinin gitgide toplumun ve bilhassa insan vücudunun içinde konumlandırılmaya başlamasıyla birlikte, kaygı algısında köklü bir değişim meydana geldiğine böylece komünistlerin korkusu, muhalifler ve gençlik hareketi biçimindeki iç düşmana yöneldiğine dikkat çekiyor Salecl. Buna göre HIV virüsünün ortaya çıkması Batı'da tehlike algısını kökünden değiştirmiş ve insan vücudu düşman saldırısının nihai hedefi haline gelmiştir. Dolayısıyla geçtiğimiz on yılda, insanlara yönelik nihai tehlike olarak bombanın yerini virüs almış gibi görünmeye başlamış, vücut da aynı anda hem muhtemel bir kurban hem de bu iç tehlikeye karşı müthiş bir savaşçı olarak algılanır hale gelmiştir. Bu esnada immünoloji (bağışıklık bilimi) olağanüstü bir güç kazanmış ve insan vücuduna yönelik bakteri ve virüs tehditlerine dair çalışmalarda, askeri bir jargon olan "içerdeki savaşlar" terimi kullanılmaya başlamıştır. Keza Hollywood korku filmlerinde de bir değişim gözlenebilir: It Came From Outer Space (Uzaydan Geldi; Jack Arnold, 1953) gibi filmlerin yerini They Came From Within (İçerden Geldiler; David Cronenberg, 1975) gibi filmler almıştır.

YENİ KAYGI ÇAĞI

2000'li yıllardan bugüne değin yeni bir Kaygı Çağın'da yaşadığımız söylendiğinde ilk önce, bunun terörist saldırılar gibi muhtemel felaketlerin serpilmesi, finans piyasasının çöküşü, salgın ve yeni tuhaf hastalıklar, ekolojik değişimler, yeni savaş tehditleri ve bilimdeki yeni gelişmelerle bağlantılı olduğu izlenimine kapılabiliriz. Salecl, kendi uygarlığımızın seleflerimizden daha fazla kaygı yaşadığı iddiası kibirli bir iddia olarak görüyor. Zira onlar da savaş ve çatışmalarla, yoksullukla ve insan hayatını epey kısaltan çok daha fazla hastalıkla baş etmek durumunda kalmıştır.

Gelgelelim muhtemel felaketlere ilişkin günümüzdeki kaygılar geçmiştekilerden çok farklı olmasa da, bilhassa çağdaş topluma ilişkin kaygılar çağdaş kapitalizmin tabiatından doğan yeni güvensizlik hissiyle bağlantılıdır, zira güvensizlik hissi kapitalist emek piyasasının daimi aracı olmuşsa da, sanayi sonrası toplumda öznenin kendini algılayışında bazı değişiklikler olduğunu görebiliyoruz, ki bu değişikliklerin kendileri de toplumsal simgesel düzendeki dönüşümlerden etkilenmiştir. Günümüzde kapitalist ideoloji bu kaygıyla nasıl oynuyor peki? Kapitalizmin sürekli bel bağladığı pazarlama sisteminin tamamının arzu mantığını kullandığını ve hangi maddi malları edinirsek edinelim bunun o istediğimiz şey olmadığı hissini doğurduğunu görmek kolaydır. Ne var ki arzu mantığına ilişkin bu anlayışa "jouissance" mantığını dahil ettiğimizde, kapitalizmin kaygıyla oyunu yeni bir anlam kazanır.Kierkegaard'a göre kaygı varoluş içindeki olasılıkla ilişkilidir. Burada kaygıyla özgürlük arasında özel bir bağ vardır; ya da Kierkegaard'ın deyişiyle, kaygı olasılığın olasılığı olarak özgürlüğün fiiliyatıyla ilişkilidir. Dolayısıyla özgür olan özne, tam da özgürlüğün beraberinde getirdiği belirsizlik "olasılığın olasılığı" yüzünden kaygılıdır. İşte bundan dolayı, kaygının en nihayetinde kendim önünde kaygı olduğu sonucuna varır Kierkegaard, ki bu da tek söz sahibi olan benim ve yaptıklarım tamamıyla bana bağlı demektir. Dolayısıyla kaygı, yapabilme olasılığıyla bağlantılıdır, ama tam da bu haliyle, genişleyen bir uçurumdan aşağı bakmanın uyandırdığı bir his gibi ortaya çıkar çoğu zaman. Kierkegaard'ın kaygı üzerine spekülasyonları günümüz kapitalizmine dair bir analizden fersah fersah uzak görünebilir, ama kaygıya -tüketim toplumuna özgü olduğu varsayılan seçim bolluğuna- ilişkin popüler tartışmanın Kierkegaard'ın daha önce fark etmiş olduğu mantığa fazlasıyla uyduğunu göstermek mümkündür.

Batılı özne, bir yandan kendini yaratan biri (yani kendisinden ne istiyorsa onu yaratan ve artık aile, din ve devlet gibi eski otoritelere bel bağlamayan bir özne) olarak algılanırken, diğer yandan eski otoritelerle mücadelenin beraberinde getirdiği "güvenliği" kaybetmiş durumda. Öznenin kendisine ve toplumsal simgesel ağdaki yerine dair algısında meydana gelmiş olan ve özne için beden imgesine ve toplum genelindeki rolüne dair yeni kaygılar doğuran kayma, kapitalizmin bugünkü işleyişiyle çok yakından bağlantılı. Ne var ki tüketim ideolojisi paradoksal bir şekilde, insanların bu kaygıyla nasıl baş etmesi gerektiğine dair "çözümler" de sunuyor: Hatta kaygı, günümüz tüketim toplumuna hâkim olan pazarlama politikalarının motoru gibi görünüyor.

KAYGI VE YENİ İMGESEL

Arzunun daima yasakla bağlantılı olduğunu psikanaliz de pazarlama sektörü de bilir. Freud bu konuda epey alaycıdır; kültürel yasağın olmadığı yerde, insanların arzularını canlı tutmak için bu yasakları icat ettiğine işaret eder. Lacan da buna hemen katılmış, erişilmesi simgesel yasa tarafından yasaklanmış olmasa, öznenin hiçbir zaman yüce bir Şey'e sahip olmak istemeyeceğini belirtmiştir. Renata Salecl, tüketim malları söz konusu olduğunda, pahalı ve edinilmesi zor olanları daha fazla arzulayıp bağrımıza bastığımızın gayet iyi bilindiğini söylüyor. Arzu yasakla bağlantılıysa şayet, bazı şirketlerin bedava ürün dağıtıyor olması arzuyu öldürür mü? Paradoksal bir şekilde, böyle olmaz, zira günümüz kapitalizmi sadece mal satmaya değil, insanların özdeşleşebileceği belli bir imgeselin yaratımına da bel bağlar. Bu bağlamda, daha önce bahsedilen yetersizlik hissi, günümüzde pazarlamanın işleyişinde güçlü bir rol oynamaktadır. Fakat mesele medyanın, insanların özdeşleşmek istediği başarı ve güzellik imgeleri sunuyor olması ve bu ideale yaklaşamadıkları için insanların kendilerini yetersiz hissediyor olması değildir. Mesela moda endüstrisi bir süredir tüketicileri, moda tavsiyelerine uyarak kendilerini başka birine dönüştürmektense, kendilerinde neyin eşsiz olduğunu keşfetmeye ve bunu moda yardımıyla sadece vurgulamaya ikna etmektedir.

Oysa geçtiğimiz yüzyıl başlarında, reklam endüstrisinin psikanalitik bilgiden ilk faydalanma denemelerinde, tüketicinin bir otoriteyle özdeşleşmesini teşvik etmeye bel bağlanmıştır. Reklamcıların tahminlerine göre tüketici "hemen her zaman, saygı duyulan veya kaygıyla danışılan bir otoritenin emirleri olarak düşündüğü şeye bilinçdışı bir itaat içinde alım yapmakta" idi. Dolayısıyla o günlerde pazarlama, insanları başka biri gibi görünmeye ve davranmaya -bir otoriteyle özdeşleşmeye ikna etmeye çalışmıştır-; oysa bugün, insanlar hâlâ rol modeller arıyor olsa da (mesela eğlence endüstrisinde), reklamcılık tüketicilerin piyasanın buyruklarının peşinden gitmektense, bu tür modellerde kendi kişiliklerinin belli yönlerinin daha "vurgulanmış" biçimlerini keşfedeceği fikriyle oynamaktadır. Gelgelelim bu yeni pazarlama stratejisi tüketicilerde çok fazla tedirginlik yaratmaktadır, zira öznede kaygı doğuran şey aslında başka biri olamamak değil kendisi olamamaktır.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

BUGÜN SEÇİM OLSA OYUNUZ KİME OLUR?

yukarı çık