Haberin gücü adına.

  • Dolar 8.5631
  • Euro 10.1254
  • GR ALTIN 496.60
  • ÇEYREK 814.88

  • 28 Mart 2021, Pazar 21:25
ErdalMoral

Erdal Moral

İvan İlyiç'in Dasein olarak portresi

Heidegger'in Varlık ve Zaman'da "ölüme-doğru-varlık” olarak bahsettiği Dasein'ı ile Tolstoy'un "İvan İlyiç'in Ölümü" adlı eserinde ölümü yorumlaması arasında önemli benzerlikler vardır. Bu benzerliğin en önemli yanı iki karakterin -Heidegger'in Dasein'ı ve Tolstoy'un İvan İlyiç'i- de ölümünün "onların" arka planda varoluşuyla yansıtılmasıdır. Yazar Bradatan bu durumu harika bir şekilde tahlil ediyor. Bradatan öncelikle Heidegger'in "Onlar" içinde yaşamaktan dolayı yabancılaşma içinde olduğumuzu, kendimiz olmayarak yaşadığımızı söyler. Biz hayatımızı "Onlar" gibi yaşarız, "Onlar" gibi giyinip "Onlar" gibi düşünürüz ve "onların" istediği yaşadığı gibi hayatlarımızı sürdürürüz. Heidegger, bu duruma "Dasein, Ötekilere tabi halde bulunur," der. "Dasein "kendi değildir; Varlık'ı "Ötekiler" tarafından elinden alınmıştır. Dasein'ın günlük Varlık imkanları Ötekilerin istedikleri zaman kurtulabilmeleri içindir." Dasein "Onların" oyuncağıdır ve bu yüzden kendine ait değildir. "Kişi bizzat 'Ötekilere' aittir ve onların iktidarını güçlendirir." Bu bağlamda "Ötekiler" belirsiz bir kitle; kimliksiz, isimsiz bir varlıktır. Ötekilere tam olarak kim olduklarını soracak olursanız boşuna bir iş yapmış olursunuz: “Kim' sorusunun karşılığı bu kişi değil, o kişi değil, kişinin kendisi değildir Buradaki ‘kim' nötrdür, 'onlardır'. "Onlar" hakikaten de aynı anda hem herhangi biridir hem belirli bir kişi değildir. Eğer birinin süresi dolarsa hiç vakit kaybetmeden bir diğeri onun yerini alacaktır. Hiç kimse bu farkın ayırdına varamaz, çünkü gerçekte hiçbir fark yoktur: "Her Öteki bir diğeri gibidir." Ancak "Onların" yerinin doldurulabilir olması güçsüz oldukları anlamına gelmez. Aksine tam da ebediyen taklit edilebilir olmalarından ötürü çok büyük bir güce sahiptirler. "Bu göze çarpmayış ve bulunamayış," der Heidegger "Gözler önündeki 'onların' esas diktatörlüğüdür." "Onların" en önemli işlevlerinden biri normları, kuralları ve zevk standartlarını oluşturmaktır. Toplum içinde yaşamak istiyorsanız “onların” söylediği şekilde yaşamanız gerekir ve böylece "onların” hayatınızın içine işlemesine izin vermiş olursunuz. Demek oluyor ki Dasein gündeliğin sıradanlığında "onlar" olarak var olur – tıpkı İvan Ilyiç'in hayatını yaşadığı biçimde. Sahiden de Tolstoy'un bakış açısıyla bu, İvan'ın en "ayırt edici" özelliğidir: "İlk gençlik yıllarından beri bir güvenin ışığa yönelmesi gibi o da toplumun itibarlı kimselerine kapılırdı. Daimi bir memnun etme hevesi taşıdığından "onların tavırlarını ve hayata dair görüşlerini benimsemişti". Tolstoy'un romanında "onlar" "itibarlı kimseler" olarak karşımıza çıkar, adına uygun biçimde isimsiz ve kimliksiz olsalar da İvan gibi bireyler üzerinde ezici bir etkileri bulunur. Tolstoy kahramanının "onların" etkisiyle kendini dönüştürürken edindiği farkındalığı tahlil eder. Bu sırada, sahip olabileceği her güzel ve içsel dürtünün nasıl da zaman içinde “onların" arzulanabilir buyurdukları şeylerle yer değiştirdiğini görürüz. Sözgelimi İvan öğrenciyken "O zamanlarda gözüne son derece alçakça görünen ve kendinden tiksinmesine sebep olan." şeyler yapar. Fakat daha sonra "itibarlı kimselerin bu tip şeyler yapmaktan ötürü hiç vicdan azabı çekmediklerini" fark ederek bu rahatsız edici histen kurtulur ve "o hatıralar aklına geldiğinde en az tedirgin olan kişi" haline gelir.

ONLAR İÇİNDE "ONLAR"

Bradatan, İvan İlyiç'in "onlar" tarafından belirlenen normlara uygun davrandığı müddetçe korkacağı hiçbir şey olmayacağını söyler ve şöyle devam eder: "İlyiç'in bu tutumu onun ancak toplumsal saygınlığını artırır. "Onlar" asil ruhlu bir efendidir ve onun hakimiyeti altına girmek karşı konulmaz ödülleri beraberinde getirir. Genç bir hukukçu olarak İvan sonraları içki alemlerine ve şehrin eteklerindeki sokaklardan birine yapılan akşam yemeği sonrası gezilerine" katılacaktır. Bunun yanında şefine ve hatta şefinin karısına yaltaklanmaya da çalışacaktır. Her şeye rağmen yaptıklarının hepsi "yüksek bir saygınlığa sahip olduğundan haklarında en ufak kötü bir şey söylenemez." İşte bu toplumsal saygınlık "onların" bolluk içinde dağıttığı ödüllerden bir tanesidir. Ara sıra görülen isyankar tavırlara bile "onların" yolundan gidildiği müddetçe izin verilir. Nitekim yukarıdakilerin onayıyla mümkün olduğu düşünülürse bir miktar muhalefet hem karşı çıkılan otorite hem de muhalefet eden kişi için iyidir bile. Muhalefet bir yandan otoriteyi toplum nazarında daha meşru hale getirirken diğer yandan kişiyi kendi gözünde korkak olmaktan kurtarır. Sözgelimi İvan İlyiç bir noktada "hükümete dair hafif bir tatminsizlik havasına" bürünerek "vilayet yönetimiyle arasına uygun bir mesafe koyar". Bütün bunlar çok dokunaklıdır. Benzer bir durumda Heidegger'in Dasein'ı başka türlü davranmazdı: “Büyük kitle' geri çekilirken biz de geri çekiliriz; onların 'şoke edici' bulduklarını biz de şoke edici' buluruz”. Kaldı ki İvan'ın da, Dasein'ın da "onlarla" aralarına koydukları mesafe "onların" oyalanmaları için bahşettiği aldatıcı özgürlükten bir gram fazla değildir. İvan İlyiç toplumsal merdivenin basamaklarını tırmanırken hayatı "onların" şartlarıyla mutlak bir uyum içine girer. İvan, itaat sanatını öyle iyi yerine getirir ki –okuyacağı kitabı seçmek gibi, kişisel olması beklenen kararlarda dahi tercihi kendisi değil "onlar" yapar: Bazen, yemekten sonraları İvan, "o günlerde herkesin dilinde olan bir kitap” okurdu. Heidegger'in Dasein'ı da benzer bir durumda tam olarak bunu yapardı: “Sanki onlar izler ve yorumlarmış gibi edebiyat ve sanat üzerine okur, izler ve yorumlar yaparız". Kitabı elinde tutan kişi ben olabilirim, ama onu ben değil, "onlar okuyordur. Nitekim çoğu zaman yazma eylemini de "onlar" yapar. İvan, Heidegger'in gündeliğimizde "onlar (Das man) nasıl zevk alıyorsa biz de o şekilde zevk alır ve keyif çatarız." diye ifade ettiği gözlemini onaylarcasına öyle bir yaşam tarzı benimser ki kendini bireyselleştirmekten çok öte, "onlar" tarafından belirlenen hakim zevklere ve modaya kendini uydurur. Sözgelimi yeni evinin dekorasyonuna bir göz atalım. Yenice terfi ettirilmiş ve toplumsal statüsüne seviye atlatmak isteyen İvan kendisi ve ailesi için en orijinal ve çekici evi inşa ettireceği büyük bir projeye atılır. Sonuç, onun bakış açısıyla "nefes kesicidir." Onca yoğun çabaya değmiştir. Yine de bu ev, Tolstoy'un ince bir alayla ortaya koyduğu gibi "aslında çok da zengin olmayan, ama öyle görünmek isteyen insanlarin en nihayetinde birbirlerine benzeyen evleri" gibidir. En sonunda İvan'ın yeni evi "diğerlerine öyle benzer ki onu ayırt etmek imkânsızdır." Tabii ki öyle olacaktı - evi İvan yerine "onlar" dekore ettiği müddetçe başka türlüsü düşünülemezdi. Demek oluyor ki İvan İlyiç, ne yaparsa yapsın, kendisi değildir, her zaman bir başkasıdır: kimliksiz, isimsiz bir varlık. İvan aslında "onlardır". "İşte böyleydi hayatları," der Tolstoy. "En iyi çevrelerde" gezindiler ve evleri "önemli kimselerin uğrak yeri haline geldi." İşte böyle yaşadı İvan İlyiç, peki ama nasıl öldü? “Onların" yolundan bir kez olsun sapabildi mi? 

İVAN'IN TESKİN EDİCİ ÖLÜMÜ

Kitabı okumaya başladığımız zaman İvan İlyiç'in kim olduğundan, hayatının neye benzediğinden bile önce ölümünden haberdar oluruz. Ölümünü başka insanların (yakın arkadaşlarının, iş arkadaşlarının) tepkileri dolayısıyla öğreniriz. Hayattayken İvan'la kurdukları farklı ilişkilere rağmen tepkileri şaşırtıcı bir tutarlılık gösterir. Durumu hiç de az önemsemeyecek insanların tepkileridir bunlar, hatta bu ölümü –nasıl desem?- kar edilebilir bir şeye dönüştürebilecek insanların. İş arkadaşları haberi alır almaz muhtemel kazançlarını hesap etmeye başlarlar - İvan'ın ölümüyle kurum hiyerarşisindeki yerinin boşalması yeni terfileri, tayinleri ve yer değişikliklerini tetikleyecektir. Birkaç sayfa sonra görürüz ki İvan tabutun içinde yatarken orada bulunan herkes bir şeyle meşguldür. Karısı, İvan'ın arkadaşı Piotr İvanoviç ile ivedi bir "iş" üzerindedir – "kocasının ölümünün ardından hükümetten nasıl para yardımı alabileceği üzerine" konuşuyordur. Kızının ise bu gelişme üzerine evlilik planlarını değiştirmesi gerekecektir (ki bunun için İvan'ı asla affetmez). İş arkadaşlarından Schwartz, gece için önceden yaptıkları planda olabilecek en ufak değişikliği önlemeye çalışır.İvan'ın iş arkadaşları kağıt oyunlarını oynamaya devam eder, ailesi günlük rutinlerine geri döner, her şey yerli yerine oturur. İvan İlyiç'in ölümü ufak rahatsızlıkları bir kenara bırakırsak pek de bir üzüntüye yol açmaz. Hatta yatıştırıcı bir yanı bile vardı ölümünün. Alttan alta herkes rahatlamıştı: "Yakın bir tanıdığın ölmesi gerçeği içlerinde ölenin kendileri yerine bir başkası olmasına dair o sıradan rahatlık hissini uyandırmıştı". Heidegger başkalarının ölümüne dair hissettiğimiz "rahatlamayla" beraber gelen "teskin" sürecinden bahseder. "Onlar" birinin ölümünün yol açtığı huzursuzluğu hafifletecek ve kaygıyı köşeye sıkıştıracak araçlara sahiptir. “Onlar' ölüm hakkında devamlı olarak teskinde bulunurlar," der Heidegger. İşin özünde bu ölen kişi için olduğu kadar teselli edenler' için de bir teskindir.Tolstoy, romanda bu teskin sürecini ön plana çıkarır. İvan İlyiç'in çocukluk arkadaşı Piotr Ivanoviç bile ısrarcı bir kayıtsızlık hissinden kurtulamaz. Piotr İvanoviç ölüm haberini aldığı andan eve dönüş yoluna kadar geçen süre boyunca, hatta arkadaşının ölü bedeninin yakınındayken dahi hiçbir şekilde yas tutamaz. Sanki başka birinin ölümünü idrak edebilmek için özel bir organa ihtiyaç vardır ve İvanoviç bu organa sahip değildir. Bu ölümün onunla hiçbir alakası yoktur; bu olay "asla kendinin değil, yalnızca İvan İlyiç'in başına gelebilecek rastlantısal bir deneyim gibidir Tolstoy bunu açıkça söylemese de okuyucu, İvan'ın da bir başkasının ölmesi durumunda tam olarak aynı tepkiyi vereceğine inandırılır. Bu, ilk bölümün biçimsel açıdan en hünerli yerlerinden biridir. İvan İlyiç yakın bir arkadaşının ölümüne tıpkı Piotr İvanoviç'in onun ölümüne verdiği gibi bir tepki verecektir. Zira İvan ve Piotr tektir ve aynı şeydir: Onlar "onlardır". İvan benzer bir durumda başka türlü davranamazdı çünkü o "onlardır" ve her zaman "onlar" nasıl tepki verirse o da öyle yapar?

HEP DAHA DA HIZLANARAK!

İvan İlyiç hayatının büyük bir kısmında ölüm hakkında hiçbir şey bilmezdi. Bilmek de istemezdi. İvan (birçoğumuz gibi) ölümle hiç ilgilenmeyen o insanlardan biriydi. Heidegger Varlık ve Zaman'da özellikle İvan gibi insanlardan bahseder. "Olgusal olarak," der Heidegger, birçokları vardır ki, “ölüm hakkında bir şey bilmezler. (...) Dasein kendini bireyleştiren ölüme-doğru-Varlık oluşunu, onunla yüz yüzeyken kaçarak örtbas eder." İvan'ın ölüm üzerine bilgisi sıkı sıkıya teoriktir, ona göre ölüm soyut bir ihtimaldir: Ölüm teoride herhangi birinin başından geçebilir, ama bu kişi o olamaz. Tıpkı Piotr İvanoviç gibi o da ölümün "asla kendini" bulmayan ve sadece başkalarının başından geçen "rastlantısal bir deneyim" olduğunu düşünmüş olmalı. İvan okulda mantık öğrendiği sırada ders kitabında gördüğü şu örnek uslamlama ona makul gelmişti: "Caius bir insandır, insanlar ölümlüdür, dolayısıyla Caius ölümlüdür". Caius ölmek zorunda olabilirdi, ama İvan söz konusu olduğunda mesele bambaşkaydı: Bu uslamlamada insan "soyut insanı" temsil ettiğinden “bu akıl yürütme tamamen mantıklıydı." Hem İvan her zaman "başkalarından çokça, oldukça farklı bir varlık olmuştu." Bu kibirli bir his olsa da bu, Martin Heidegger'in İvan İlyiç'e vereceği haberler vardır: İvan diğerlerinden hiç de farklı değildir. Nitekim İvan'ın tutumu "onların" ölüme dair tipik yaklaşımlarının belirtilerini taşır. "Onlar" için ölüm tanımı gereği "belirsiz bir şeydir." "Onlar" olabildiğim müddetçe ölüm hep başkalarının başına gelen, ama asla bana uğramayan bir şeydir: "Kişi ölür," ifadesiyle yayılan düşünce ölüm tarafından ulaşılanın... "onlar" olduğudur. Dasein'ın kamusal yorumlama biçiminde, "kişi ölür" denir, başka herkes ve kişinin kendisi dahi, "Hiçbir koşulda bu kişi ben, kendim değilimdir," dediği için bu ölen "kişi” aslında " hiç kimsedir”. Yani ölüm... hiç kimseye aittir. Gelgelelim İvan'ın ölümle hiç ilgilenmemesi gerçeği ölüme her gün daha da yaklaşmasının önüne geçmedi. Ölüm, yaşamın olduğu her yerde var olduğundan ötürü daimi bir şekilde yaşamın orta yerinde "meydana gelir". Bu demek oluyor ki İvan İlyiç hayatta olduğu müddetçe aynı zamanda ölmekteydi de. Benzer şekilde Dasein'ın yaşadıkları da “büyük oranda buna yakın" şeylerdi. Dasein, der Heidegger "var olduğu sürece ölmektedir" ve "bunu düşerek gerçekleştirir." Bu noktada Varlık ve Zaman ile İvan İlyiç'in Ölümü eserlerinin paralel okumasında çarpıcı olan şey Tolstoy'un "düşme" kavramını neredeyse aynı süreci belirtmek için kullanmasıdır. İvan ölümünden kısa bir süre önce dünyevi varoluşunu gözden geçirdiği sırada "tek parlak noktanın yaşamının başlangıcında olduğu" dikkatini çeker. Ondan sonra her şey "kararmaya başlamış" ve "hep daha da hızlanarak ilerlemiştir."

CESARET İSTEYEN SON SORU

"Ölüme olan uzaklığın karesine ters orantılı" diye düşündü İvan İlyiç. Gittikçe artan bir süratle aşağı düşen bir taşın imgesi aklında takılı kaldı. Yaşam dediğin artan bir dizi ızdırap, sonuna doğru gittikçe hızlanarak düşer – işte bu en korkutucu azap. "Düşüyorum..." diye ürperdi, ileri geri kımıldandı, direnmek istedi, ama zaten çoktan biliyordu ki direnmek diye bir şey yoktu." İvan ölüme doğru gittikçe daha hızlı şekilde düşmesine rağmen çoğunlukla ondan "paçasını kurtarmıştı". "Onların" her zaman yaptığı gibi İvan ölümle hiçbir zaman yüzleşmedi, ona dair hiçbir "beklenti içinde olmadı". Bunların hepsi -Heidegger'ci bir bakış açısıyla, "sahici olmayan ölüme" denktir. David E. Cooper'a göre, ölümüyle tanımlanan bir yaşam anlatısının yokluğunda İvan öyküsünün nerede sonlanacağını hiç bilmeyen bir hikaye anlatıcısı gibidir- anlatacak hiçbir hikâyesi olmayan bir hikaye anlatıcısı gibi. "Onlar" İvan'ın sadece hayatını değil, ölümünü de şekillendirdi. İvan'ın hastalığıyla mücadelesi büyük oranda "onların" hastalık ve ölümlülükle mücadelesidir. Tolstoy'un anlattığı hikâyenin önemli bir noktası bir kişinin ölümünün ne kadar sıradan olabileceğini göstermektir. Yine de okuyucunun zihninde şu soru döner durur: Hiçbir şey İvan İlyiç'in ölümünü bütünüyle özgün olmamaktan kurtaramaz mı? Acaba o dakikalarda Heidegger'ci bir perspektiften ölümünün bedelini ödeyebilecek sahici bir kaygı yaşamamış mıdır? Yaşamış olabilir. İvan'ın yakında öleceğini fark etmesiyle beraber bir soru aklını çelmeye başlar: "Ya bütün hayatım, bilinçli yaşadığım hayatım, gerçek değildiyse?" Ölümden sadece birkaç gün uzakta olan bir kişi için böylesi bir soru yalnızca entelektüel bir mesele olmasa gerek. Bu soruyu bırakın cevaplamayı, sormak bile büyük bir cesaret ister. İvan, ilk önce ilgisiz kalır bu soruya. "Yaşaması gerektiği gibi yaşamamış olabileceğini" kavradığı zaman "hayatının ne denli doğru olduğunu” hatırlar. Bir "Onlar" varlığı her zaman "doğrudur". Yine de soru, aklından çıkarmak için ne denli çabalarsa çabalasın tekrar gelmeye devam eder – ta ki sonunda, ölümünden kısa süre önce İvan teslim olana ve nihai aydınlanmaya yani gerçek hayat hikayesine erişene dek. Bu hikaye tam olarak neyle ilgilidir? Aslında bu, Varlık ve Zaman'ın bir özetinden başka bir şey değil: "Onlar" ve tuzakları ile üzerine "kamusallığın" inşa edildiği en temel yalan ve bu yalanın hayata etkisi üzerine bir hikâyedir. Yani birçoğumuzun hikayesidir. İvan İlyiç için çoğunlukla bastırmaya çalıştığı "yüksek mertebeden kişilerin iyi olarak gördüğü şeylere muhalefet etmeye dair nadiren hissettiği dürtülerin" aslında "tam olarak da önemli olan" gerçek şey olduğu açığa çıkar. "Resmi görevleri, yaşam tarzı, ailesi, toplum içinde ve mesleğinde insanların bağlı kaldıkları değerler - bunların hiçbiri gerçek olmayabilirdi." İşte burada kaygının belirtilerini görürüz: İvan bir anda "kolay, zevkli, neşeli ve saygın hayatının" güzel mi güzel önyüzünün ardındaki "hiçliğe" erişmişti. Bu kaygı kendini sarmaladığı alışıldık kesinlikleri söküp atar ve onu, içinde bulunduğu durumun çıplaklığıyla baş başa bırakır. Hayatın kıyısındayken ve ölüm görüş açısına girmişken İvan "sahici varoluş" denen şeye ancak bu kadar yaklaşabilirdi. Peki, bu İvan İlyiç'in Heidegger'ci anlamıyla "sahici" olarak öldüğü anlamına gelir mi? Tolstoy'un hikayesinin en kıymetli yanlarından bir tanesi bu soruya bir cevap sağlamamasıdır. Sanatçı Tolstoy, yarattığı karaktere öyle saygı duyar ki bizlerin İvan'ın ölümünün içyüzünü görmemize müsaade etmez. Filozof Tolstoy kendisinin bu ya da şu cevabı öne sürmesine müsaade etmez. İvan'ın öylece ölmesine izin verir. Tolstoy bu açıdan Heidegger'den bir adım öndedir. Heidegger'in ölüme bakışına (sözgelimi Blanchot ve Levinas tarafından) sıkı sıkıya fenomenolojik bir perspektiften yöneltilen eleştirilerden bir tanesi, kişinin hayatta olduğu müddetçe kendi ölümünü değil, sadece başkalarının ölümünü deneyimleyebileceğidir. Eğer bu eleştirmenler haklıysa, demek oluyor ki Tolstoy, Heidegger'den daha iyi bir fenomenolog. Tolstoy nerede duracağını bilir; kahramanının sahici bir biçimde ölüp ölmediğini bilmenin (dürüst) bir yolu olmadığını hisseder. Fenomenolojik açıdan kişi sadece kişisel olarak yaşadığı ya da yaşayabileceği deneyimlerden bahsedebilir. Ölüm kişisel bir deneyimdir, ama öyle nihai bir doğaya sahiptir ki ölen kişinin onun hakkında bir bakış açısı geliştirmesine izin vermez. Daha kesin bir şekilde söylemek gerekirse, ölüm ancak yaşanabilir, dile getirilemez. Konuşabildiğimiz müddetçe, onu henüz deneyimlememişiz demektir; bir kere öldük mü artık konuşamayız da. Daha temel bir anlamda, ölüm bizden kaçar. Bizim hiçbir zaman ölümden kaçamadığımızı düşününce bu durum çok daha ironik bir hal alır."

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık