• Dolar 8.1017
  • Euro 9.6987
  • GR ALTIN 452.79
  • ÇEYREK 742.74

  • 04 Şubat 2021, Perşembe 21:39
ErdalMoral

Erdal Moral

Güç Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri

James A. Robinson ve Daron Acemoğlu'nun "Ulusların Düşüşü isimli kitabı ABD, İngiltere ve Almanya gibi dünyanın zengin ülkelerini, sahra-altı afrika'dan, orta amerika'dan ve güney asya'daki yoksul ülkelerden ayıran gelir ve yaşam standartlarındaki büyük farklılıklar üzerine analizler içeren bir araştırmanın ürünü. 2013 yılında yayımlanan kitap özellikle "Arap Baharı" olarak tanımlanan sürecin de analizinibi yapıyor. Kitap yayımlandığında Kuzey Afrika ve Orta Doğu, Arap Baharı ile sarsılmaktaydı; Tunus ve Mısır yönetimleri devrilmiş, Bahreyn, Suriye ve Yemen’deki rejimlerin akıbetinin ne olacağı ise henüz belirsizdi. Öncelikle ifade edilmesi gereken konu yoksul ülkelerdeki ve Mısır'daki vatandaşların memnuniyetsizliklerinin altında yatan en temel etken milyonlarca insanın yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilmiş olmasıdır. Kitabın önsözünda yazdığı gibi ortalama bir Mısırlının kazancı bir Amerikalının gelirinin yaklaşık ’sidir ve ortalama yaşam süresi de ortalama 10 yıl daha azdır. Peki Mısır ve ABD arasındaki yaşam standartlar neden bu denli farklıdır? ABD neden zengin ve güçlü bir ülke iken Mısır neden yoksul bir ülkedir. Mısırlılar geri kalmalarının başlıca nedenleri olarak başta devlet yönetiminin beceriksiz ve yozlaşmış oluşu, toplumun ise vatandaşların yeteneklerini kullanmalarına açık olmayışını görüyorlar. Fakat bu sorunların kökeninin politik olduğunun ve karşılaştıkları ekonomik engellerin siyasi iktidarın dar bir zümre tarafından kullanılıp tekelleştirilmesinden kaynaklandığının da farkındadırlar. Bu düzenin değişmesi için sokaklara dökülmüşlerdir. Oysaki bu konuda akademisyen ve yorumcular genellikle başka etkenlerin üzerinde durur. 

ZENGİNLİK VE FAKİRLİK ARASINDA
Mısır gibi bir ülkenin neden fakir olduğu konusunda düşünceler üereten akademisyen, iktisatçılar ve siyasetçiler farklı savlar öne sürmüşlerdir. Kimi Mısır’ın fakirliğinin coğrafyaya ve dolayısıyla iklimin tarıma elverişsiz olduğuna bağlarken, kimi de refah ve ekonomik gelişmeye zıt kültürel öğelere dikkat çeker. Ekonomi ve politika uzmanları arasında çok tutulan diğer bir görüşe göre Mısır’ı yönetenler ülkelerini refaha ulaştıracak şeyin ne olduğunu bilmedikleri gibi geçmişte de yanlış politikalar izlemişlerdir. Kitapta yazarların savı ise çoğu akademisyen ve iktisatçı ve siyasetçilerin değil de meydanları dolduran halkın, haklı olduğudur. Mısır fakirdir çünkü kendi çıkarlarına göre toplumu şekillendiren bir zümre tarafından yönetilmiştir. Yazarlara göre ister Mısır olsun; ister Kuzey Kore, Sierra Leone ya da Zimbabve olsun hepsinin fakirlik nedeni aynıdır. Almanya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ise zenginleşmiştir çünkü vatandaşları ekonomik ve politik gücü elinde tutan elit kesimi devirip, siyasi hakların yaygınlaştırıldığı; iktidarın topluma hesap verip duyarlı davranmak zorunda olduğu bir devlet yönetiminde geniş bir halk kitlesinin ekonomik olanaklardan yararlanabildiği bir toplum yaratmışlardır. Günümüzde dünyada eşitsizliğin mevcut olmasının nedeni anlamak için öncelikle tarihsel dinamiklere bakmak gerekir. İngiltere’nin Mısır’dan daha zengin olmasının nedeni, 1688’de İngiltere’de ulusun siyasetini ve dolayısıyla ekonomisini değiştiren bir devrim gerçekleşmiş olmasıdır. İnsanlar politik hakları için mücadele etmiş ve bu haklardan ekonomik olanaklarını geliştirmek için yararlanmışlardır. Sonuçta eskisinden çok farklı bir politik-ekonomik gidişat ortaya çıkmış ve bu ilerleme Sanayi Devrimi ile şahlanmıştır. Bu kalıpların nasıl tekrar ettiğini; neden bazen değişip evrilebildiklerini incelersek, bugün durumun değişip değişmediğini sorgulayabiliriz. Yoksul bir ülkenin zenginleşmesi için İngiltere, Fransa, ABD, Japonya, hatta Botsvana ve Brezilya’da olanlara benzer köklü bir politikdönüşüm yaşanması gerekir. Peki yoksul ülkeler bu politik dönüşümleri nasıl üretip yapılandıracaktır?


SANAYİ DEVRİMİ VE ETKİSİ
Yazarlara göre İngiltere sürekli ekonomik büyümeyi ilk yakalayan ülkedir. İngiltere, 1700'lü yıllarda yeni buluşlar ve büyük teknolojik ilerleyişini endüstriye uyarlayarak  büyük bir üretim ivmesi yakalamıştır. İngiltere'nin ardından ise Almanya, Fransa  ve ABD hızla sanayileşme sürecine girdi. Sanayıleşmenin ürettiği ekonomik refah hızla İngiliz kolonilerine yani Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya da yayıldı. Bu ülkelere ek olarak günümüzün en zengin 30 ülkesi arasına Japonya, Singapur ve Güney Kore eklendi. Yakın zamanda yaşadıkları hızlı büyümeyle Doğu Asya ülkeleri, Tayvan ve Çin de aralarına katıldı. Bu listedekilerin kişi başı yıllık geliri ortalama 20.000 $ düzeyindedir. En fakir ülkelerde ise kişi başı yıllık gelir 2.000 $ seviyesindedir. Bunların neredeyse tamamı Sahra-altı Afrika’dadır; Afganistan, Haiti, Nepal, Kamboçya, Laos da yoksulluğun pençesindedir. Latin Amerika içinde benzer bir sıralama yapsak liste başında Şili, Arjantin, Brezilya, Meksika, Uruguay ve petrol fiyatına bağlı olarak Venezuela’yı sayabilirdik. Ardından Kolombiya, Ekvator ve Peru, sonlarda ise Bolivya, Guatemala ve Paraguay. Orta Doğu’da da benzer bir kalıp görülür. Petrol zengini ülkeler Suudi Arabistan, Kuveyt liste başında. Gelir düzeyleri en zengin 30 ülkeninkine yakındır. Fakat petrolden yoksun olan Mısır, Ürdün ve Suriye’de ise gelir düzeyi Guatemala ve Peru’dakine denk gelmekte. Petrol olmasa Orta Doğu ülkeleri de Guatemala ya da Peru kadar fakirleşir fakat Sahra-altı Afrikası standardına düşmez. Aslında bu liste 150 yıl öncesine dönsek bile pek farklı olmazdı. Çünkü bu eşitsizlik 18. Yüzyıl sonundaki Sanayi Devrimini takiben ortaya çıktı. Bunun öncesinde ülkeler arasındaki refah farkı daha azdı. Üstelik o zamandan bu yana neredeyse sabitlenen sıralama, tarihte daha geriye baktığımızda tamamen farklı. Tabii ki bu arada birçok ülke onyıllar süren gelişme dönemlerine girdi, bazısı yeniden düşüşe geçti. Arjantin 1870-1920 arası, SSCB 1930-1970 arası parlarken; Doğu Asya 1950’den, Çin ise 1990’dan beri yükseliştedir.


SEBEP COĞRAFYA MI?
Yazarların tespitine göre etrafımızda gözlemlediğimiz muazzam ekonomik farkhiliklar son 500 yılda, çoğunlukla da son 200 yılda ortaya çıktı. Peki, bütün bunlar böyle mi olmak zorundaydı? Batı Avrupa'nın, Birleşik Devletler'in ve Japonya'nın son iki yüzyılda Sahraaltı Afrika'dan, Latin Amerika'dan ve Çin'den çok daha zengin olacağı tarihsel, kültürel ya da etnik olarak önceden mi be lirlenmişti? Sanayi Devrimi'nin, 18. yüzyılda ve İngiltere'de başlaması, ardından Batı Avrupa'ya ve Avrupa'nın Kuzey Avrupa ve Okyanusya'daki uzantılarına yayılması kaçınılmaz mıydı? Görkemli Devrim ve Sanayi Devrimi'nin Peru'da meydana geldiği ve ardından Batı Avrupa'yı sömürgeleştirip, belki de beyazların köleleştirdiği bir dünya karşı olgusal bir dunya mıdır, yoksa sadece bir tarihsel bilimkurgu biçimi mi? Dünya eşitsizliğinin nedenlerine ilişkin genel kabul gören bir belli başlı kuramlar şunlardır: "Coğrafya, kültür, cehalet" hipotezidir. "Coğrafya hipotezi"ne göre Afrika, Orta Amerika ve Güney Asya'dakiler gibi çoğu fakir ülke Yengeç Dönencesi ile Oğlak Dönencesi arasındadır. Bunun aksine, zengin ülkeler genel olarak ılıman kuşakta yer alır. Yoksulluk ve zenginlikteki bu coğrafi yoğunlaşma pek çok sosyal bilimci ve uzmanın kuram ve görüşlerinin başlangıç noktası olan coğrafya hipotezine yüzeysel bir çekicilik kazandırır. Fakat bu özellik, kuramın yanlış olduğunu gerçeğini değiştirmez. Fransız siyaset felsefecisi Montesquieu daha 19. yüzyıl sonlarında zenginlik ve yoksulluğun coğrafi dağılımından bahsetti ve tropikal iklimlerdeki insanların tembelliğe eğilimli ve merak duygusundan yoksun olduklarını savundu. Bu nedenle, sıkı çalışmıyorlardı, yenilikçi değillerdi, bu yüzden de fakirdiler. Montesquieu ayrıca, tropikal konumun yalnızca yoksulluğu değil aynı zamanda yaygın despotizm gibi ekonomik başarısızlıkla ilişkili bazı siyasal olguları da açıklayabileceğini öne sürerek tembel insanların despotlar tarafından idare edilmeye eğilimli olduğu yorumunda bulundu. Ekonomist Jeffrey Sachs’ın da savunduğu coğrafya hipotezine modern zamanlarda tropik hastalıkların olumsuz etkileri ve tarıma göreceli elverişsizliğinin eklenmesiyle ılıman iklimlerin diğerlerine göre avantajlı olduğu sonucuna varılmıştır. Oysaki ne iklim ne hastalıklar ne de coğrafi herhangi başka bir özellik dünyadaki eşitsizliği açıklamaya yetmez. Mesela son dönemlerde hızla gelişen Singapur, Malezya ve Botsvana bu varsayımla çelişmektedir. Geçmişte tropiklerde (şu anda Meksika, Orta Amerika, Peru ve Bolivya’yı içine alan topraklarda) kurulmuş olan, Aztek ve İnka uygarlıkları çok zengin ve gelişmişti. Daha ılıman iklimlerde (kuzeyde bugünkü ABD, Kanada; güneyde Arjantin ve Şili bölgesinde) yaşayanlarsa taş devri düzeyindeydi. Amerika kıtasının, Avrupalılar ayak basmadan önceki hali düşünülünce ABD ve Kanada’nın sahip olduğu zenginlikler, coğrafya aynı kaldığı halde kaderin tersine dönebildiğinin temsilidir. Kuzey ile Güney Amerika’nın şu anki durumları sömürgeleşme süreçlerindeki farklarla ilgilidir. Diğer tarafta feci bir şekilde sömürgeleştirilen, cetvelle bölünüp paylaştırılan, kölelik kurumunun en acımasızını en derinden yaşayan kara kıtanın mevcut yoksulluğunun nedeni de tropik hastalıkların yaygın oluşu olamaz. Hastalık yoksulluğun sonucudur. Beceriksiz veya isteksiz hükümetlerin gereken kamu sağlığı önlemlerini alamamasındandır. Öte yandan Avustralya ve Yeni Zelanda’nın neredeyse Asya’nın hepsinden daha yüksek refah seviyesine sahip olması da rastlantı değildir. İngiltere’nin mahkumlarını, toplum dışına itilenleri gönderdiği bu topraklarda politik ve ekonomik gelişimi destekleyen kapsayıcı İngiliz kurumlarını temel alan yenilikçi ve çoğulcu bir düzen kurulmuştur. Tarihte daha geri gittiğimizde, şimdikinin tersine tropiklerde olmalarına rağmen Kamboçya’da Angkor; Etiyopya’da Aksum; Güney Hindistan’da Vijayanagara, Pakistan’da İndus uygarlıklarının ılıman kuşaktan çok daha üstün durumda olduklarını görürüz. Ayrıca fakirliğin nedeni, toprakların tarıma elverişsiz oluşundan çok toprak sahipliği yapısının ve çiftçilere yönelik teşviklerinin sonucudur. Tarım toplumuna geçen, Ortaçağda teknolojik anlamda hareketli Orta Doğu’daki yoksulluk da coğrafya ile açıklanamaz. Coğrafya hipotezinin bir başka etkili versiyonu ünlü evrim biyoloğu Jared Diamond tarafından ortaya atılmıştır. Diamond 500 yıl önce modern çağın başlangıcındaki kıtalararası eşitsizliğin kökeninin bitki ve hayvan türleri zenginliğinde görülen ve sonrasında tarımsal verimliliği de etkileyen tarihsel farklılıklara dayandığını savundu. Ortadoğu'daki Bereketli Hilal gibi bazı bölgelerde, insanların evcilleştirebileceği çok sayıda tür varken, başka yerlerde, örneğin Amerika'da yoktu. Evcilleştirilebilir nitelikte çok sayıda türe sahip olmak, toplumlar için avcı-toplayıcı yaşam biçiminden tarım toplumuna geçişi çok cazip bir hale getiriyordu. Bunun sonucunda tarım, Bereketli Hilal'de Amerika'dan daha önce gelişti. Nüfus yoğunluğu arttı ve bu da iş bölümüne, ticarete, şehirleşmeye ve siyasal gelişime olanak tanıdı.

En önemlisi, tarımın baskın olduğu yerlerde teknolojik yenilikler dünyanin başka bölgelerinden çok daha hızlı gerçekleşti. Dolayısıyla, Diamond'a göre, hayvan ve bitki türlerinin mevcudiyetine ilişkin farklılıklar, tarımsal yoğunluğa ilişkin farklılıklar doğurdu; bu da farklı kıtalarda farklı teknolojik değişim ve refah rotalarına yol açtı. Diamond'ın tezi, odaklandığı sorunla ilgili güçlü bir yaklaşıma sahip olsa da modern dünyadaki eşitsizliği açıklayacak şekilde genişletilemez.Yazarlara göre Modern dünyadaki eşitsizliğin kaynağı teknolojinin dağılımında ve hayata geçirilişindeki dengesizliktir; ancak Diamond’ın tezi bu konuda kayda değer argümanlar içermez. Sözgelimi, Diamond, tarihçi William McNeill’ın izinden giderek, Avrasya'nın doğu-batı hattının ekinlerin, hayvanların ve teknik yeniliklerin Bereketli Hilal'den Batı Avrupa'ya yayılmasına olanak sağladığını, oysa Meksika'da geliştirilen yazının Andlara ve Kuzey Amerika'ya yayılmamasının nedeninin Amerika'nın kuzey-güney hattı olduğunu ileri sürüyor. Fakat kitaların konumu bugünün dünya eşitsizliğine açıklama getiremez. Afrika'yı ele alalım. Sahra Çölü, malların ve fikirlerin Kuzey Afrika'dan Sahraaltı Afrika'ya doğru hareketine önemli bir engel oluştursa da bu üstesinden gelinemez bir durum değildi. Portekizliler ve ardından başka Avrupalılar yelken açarak kıtanın etrafından dolandılar ve bugüne kıyasla gelir farkının çok düşük olduğu bir zamanda bilgi farkının üstesinden geldiler. O tarihten bu yana Afrika Avrupa'yı yakalayamadi; aksine, bugün çoğu Afrika ve Avrupa ülkesi arasında çok daha büyük bir gelir farkı vardır.Bu örnekler ekonomik başarının coğrafyayla süregelen bir bağı olmadığını kanıtlar.

KÜLTÜREL NEDENLER
Zenginliği kültürle ilişkilendiren hipotez, Alman sosyolog Max Weber’in teorisine dayanır. Weber Batı Avrupa’nın modern sanayi toplumuna evrilmesinda anahtar rolün özünde Reform ve Protestan ahlakının olduğu savında bulunur. Nüfusun büyük çoğunluğunu Protestanların oluşturduğu ülkelerin, örneğin Hollanda ve İngiltere'nin, modern çağın ilk büyük ekonomik başarılarına imza atmalarına karşın din ve ekonomik başarı arasındaki ilişki çok sınırlıdır. Çoğunluğu Katoliklerden oluşan Fransa'nın 19. yüzyılda hızla Hollandalıların ve İngilizlerin başarısını taklit etmesi bir yana, bugün İtalya da bu ülkelerden herhangi biri kadar müreffehtir. Uzak Doğu'ya baktığınızda ise Doğu Asya'nın başarılarından hiçbirinin Hıristiyan dininin hiçbir biçimiyle alakası olmadığını görürsünüz; dolayısıyla orada da Protestanlıkla ekonomik başarı arasında özel bir ilişki olduğunu gösterecek pek bir şey yoktur. Artık yalnızca din değil, başka inançlar, etik değerler de göz önüne alındığı için kültür teorisi, değiştirilmesi zor olabilen ve kurumsal farklılıkları destekleyen sosyal kuralların önemli olduğunun anlaşılması açısından yararlı olabilir. Yine de dünyadaki eşitsizliği açıklamaya yetmediği gibi düzenin işleyişini kavramamıza da pek yardım etmez. Bir ara Çin kültürü ve Konfüçyüs öğretilerinin ekonomik gelişmeye müsait olmadığını düşünenler vardı mesela. Şimdiyse Çinli çalışma ahlakı Çin, Hong Kong ve Singapur’daki büyümenin motoru olarak gösterilmekte. Ya da Afrikalıların çalışma ahlakından yoksun; Latin Amerikalıların (çıkmaz ayın son çarşambası) mañana zihniyetine sahip oldukları için asla fakirlikten kurtulamayacaklarını zannedenler bile var. Kültür teorisini savunanlar, Orta Doğu’yu örnek vererek İslam ülkelerinin gelişemediklerini iddia eder. Suriye ve Mısır gibi ülkeler fakirdir ama petrol zengini Arabistan veya Kuveyt de modern ekonomiler geliştiremedi. Eskiden Osmanlı himayesinde olması Orta Doğu’nun gelişimini olumsuz etkilemiştir. Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra İngiliz ve Fransız egemenliğine girince gelişimi yine engellenmiştir. Orta Doğu ülkeleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da sömürge zihniyetinde devam etmiş, hiyerarşik ve otoriter siyasi rejimlerle yönetildiğinden ekonomik başarıyı sağlayabilecek kurumlar oluşturamamıştır. Demek ki Orta Doğu’nun ekonomik çizgisinin belirlenmesinde kültürel etkenlerden çok tarihsel olayların rolü var. Başka bir deyişle sınırlar arasındaki kültürel farklar refah farkını yaratan sebep olmaktan öte farklı yönetimlerin, farklı kurumların dolayısıyla farklı teşviklerin sonuçlarıdır. Çok vurgulandığı halde kültürel öğeler yani din, ulusal kimlik, etnik köken ya da ahlaki değerler, gidişatın neden basmakalıp devam ettiğini anlamamızda o kadar önemli değil aslında. İnsanların birbirine güvenmesi ya da işbirliği yapabilmesi de çok önemli. Fakat bu ortam tek başına oluşamaz kurumlar sayesinde ortaya çıkar. Ekonomistler arasında ve Batılı siyaset çevrelerinde epeyce popüler olan cahillik hipotezi ise liderlerinin fakir ülkeleri zenginleştirmeyi bilmediğini ileri sürer. Temeli klasik refah ekonomisi kuramına dayanır. Ekonomik açıdan kaynakların toplumsal olarak talep edilen şekilde paylaşımını sağlayan bazı koşullar vardır. Piyasa ekonomisi, birey ve şirketlere istedikleri ürünü veya hizmeti serbestçe üretme, satma ve tüketme imkanı sağlar. Bu koşullar oluşmadığında piyasa aksar ve bu aksaklıklar giderilmedikçe ülkelerin fakirleşme olasılığı artar.


SEBEP CEHALET Mİ
Cahillik hipotezi, fakir ülkelerin yanlış politikalar ve hatalı ekonomik tavsiyeler nedeniyle piyasadaki yetersizlikleri düzeltemediklerini varsayar. Fakirlik sorununa çözüm olarak önerisiyse liderlerin bilgilenip aydınlanarak durumu kurtarabileceğidir. Fakat liderler yanlışlıkla veya cehaletten hata yapmaz zaten, kasıtlı olarak hata yapar. Sonuçlarını tahmin etmeden feci politikalar uygulayarak ülkelerini yoksulluğa sürükleyen siyasi liderler de var, elbet. Ancak cahillik mevcut durumu açıklamaya yetmez. Üstelik bu teori ne refahın kökenlerini ne de düzenin işleyişini açıklamaz. Kendilerini yoksulluğa mahkum eden kalıplaşmış kurumlardan kurtulup ekonomik büyüme yoluna girmeyi beceren ülkelerdeki değişim, liderleri bir anda aydınlandığı için ya da artık kendi menfaatlerini daha az düşündükleri için olmaz. Ekonomik gelişmeyi politikalar ve bunların altındaki kurumlar belirler. Fakir ülkeler fakirdir çünkü güç sahipleri yoksulluk yaratan seçimler yapar. En iyisi ekonomi teorilerinin ve uzman tavsiyelerinin ötesine geçip kararların kimler tarafından nasıl ve niçin alındığını incelemektir. Bu da siyaseti ve siyasi süreçleri incelemek demektir. Çünkü ekonomik kalkınma bazı temel politik sorunların çözülmesine bağlıdır.


İNGİLTERE FARKI
Sanayi Devrimi’nin, Muhteşem Devrim’den bir süre sonra İngiltere’de başlaması tesadüf değil. İngiltere imza kampanyalarından sonuç alınmaya çoktan başladı. İngiliz tarihi monarşi ile tebaası; güç için mücadele eden farklı gruplar ve soylularla vatandaşlar arasındaki çekişmelerle doludur. Genel sonuç ise 1215 tarihli Magna Carta’dan beri iktidar sahiplerini daha da güçlendirmek değil vatandaşların haklarını çoğaltmak olmuştur. 1688 sonrası anayasal rejimi şekillendirecek güçlü bir parlamento oluşabilmesi için geniş koalisyon şarttı. Bu sayede Parlamento içinde tek bir grubun aşırı güçlenip gücünü suiistimal etmesini denetlenmek de mümkündü. Bu etkenler İngiltere’de çoğulculuk ve kapsayıcı kurumların oluşmasını belirledi. 17. asırda sürekliliği olan bir ekonomik büyümeyle atılım yapan İngiltere, dünyada kan dökülmeden gerçekleşen Muhteşem Devrim ile önemli bir istisnadır. Farklı grupların iktidar ve kurumları ele geçirme mücadelesi 1642-1651 arasında iç savaşa neden olmuştu. O dönemde İngiltere’de ne kölelik ne de serflik sistemi vardı ama insanların uğraşabileceği ekonomik faaliyetler kısıtlıydı. Hem ulusal hem de uluslararası ekonomi tekeller nedeniyle tıkanmıştı. Devlet, keyfi vergilendirmeler yapıp yasal sistemi manipüle ediyordu. Arazi alım satımı imkansız, yatırım yapmak riskliydi. Tüm bunları 1688’de meydana gelen Muhteşem Devrim değiştirdi. Devrim, kralın ve yönetici üst sınıfın gücünü sınırlayıp, ekonomik kurumları belirleme yetkisini Parlamentoya aktardı. Aynı zamanda politik düzeni, devletin işleyişi üzerinde etkili olabilecek daha geniş bir toplum kitlesine açarak çoğulcu bir toplumun temelini atmış oldu. Siyasi merkezileşme sürecini hızlandıran bu gelişmelerin yarattığı kapsayıcı politik kurumlar ekonomik kurumları da kapsayıcı hale getirdi. Devlet yatırım, ticaret ve inovasyona yönelik teşvikler sağlayan kurumları kanunlaştırdı. Keyfi vergiler sona erdi, tekeller neredeyse ortadan kaldırıldı. Milli sanayi geliştirilirken ticari faaliyetler desteklendi. Hem ticari faaliyetin önündeki engeller kaldırıldı hem de İngiliz donanması, ticari çıkarları korumak için görevlendirildi. Mülkiyet hakları güvence altına alındı. Endüstriyel gelişimin vazgeçilmezi olan altyapı çalışmaları başladı. Yollar, kanallar ardından demiryolu döşendi. Tüm bu gelişmeler Sanayi Devrimine giden yolu açtı. Sanayi Devrimi’nin ardından bazı ülkeler vatandaşlarını yeni teknolojilere teşvik ederek hızla gelişti, bazısı ise bunu beceremedi veya yerinde saymayı seçti. Değişimden, yaratıcı yıkımdan korkan hükümdarlar sanayileşmeyi getirecek teknolojilerin yayılmasına bilinçli olarak engel oldu.

Kaynakça: Daron Acemoğlu, James A. Robinson Ulusların Düşüşü, Doğan Kitap, 2017

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

BUGÜN SEÇİM OLSA OYUNUZ KİME OLUR?

yukarı çık