Haberin gücü adına.

  • Dolar 8.2364
  • Euro 10.0327
  • GR ALTIN 484.78
  • ÇEYREK 795.71

  • 17 Nisan 2021, Cumartesi 18:41
ErdalMoral

Erdal Moral

Fenomenolojik yaklaşımlar

Fenomenoloji, birinci şahıs bakış açısından deneyimlendiği biçimiyle bilincin incelenmesidir. Etimolojik olarak, fenomenoloji fenomenlerin, kök anlamıyla görünüşlerin incelenmesi; ya da daha doğrusu, şeylerin deneyimimizde bize görünme biçimlerine, bizi çevreleyen dünyadaki şeyleri deneyimleme biçimlerine yönelik bir çalışmadır. Düşünüme ara verip "Ne görüyorum?" "Nasıl hissediyorum?" "Ne düşünüyorum?" "Ne yapmak niyetindeyim" diye her sorduğumda, birinci şahıs olarak cevap vermek ve gördüğümü, hissettiğimi, düşündüğümü vs'yi deneyimleme biçimimi belirtmek suretiyle fenomenolojiyi (adıyla ya da adını anmadan) icra ederim. Belirttiğimiz şekliyle bir deneyimin fenomenolojik betimlemesini, "sisin içindeki o balıkçı kayığını görüyorum," "az önce söylenen şeye sinirlendim," "Husserl'in Hume'u okuduğunu düşünüyorum," "yarın bahçeyi süpürmek niyetindeyim" gibi kendi deneyimimize katılarak yaparız. Fenomenoloji böylece kişinin kendi öznel birinci-şahıs bakış açısından bilincin verili bir formunu karakterize eder. Buna karşın, sinirbilim bilincin kişinin beyninde nasıl üretildiğini, nesnel, üçüncü-şahıs bakış açısından nöral-zihinsel durumunu karakterize ederek inceler. Dolayısıyla, beyin taraması (MR görüntüsü) beynin hangi parçalarının en etkin (glikoz yakan) olduğunu gösterirken, fenomenolojik bir betimleme kişinin deneyimlediği şeyi ("balıkçı teknesi görmemi" ya da "sol ayağımda bir ağrı hissetmemi") karakterize eder.İmalı bir deyimle, fenomenoloji verili bir deneyim formuna sahip olmanın ne menem bir şey olduğunu inceler. Bununla birlikte, yanlış anlaşılmalara karşı tetikte olmalıyız. Son zamanlarda zihin felsefesinde, beyin faaliyetinin fiziksel bir açıklamasının acıyı hissetmek ya da kırmızıyı görmenin nasıl bir şey olduğunu kavramaktan yoksun olduğu öne sürülmüştür. Buna göre, çağdaş bilişsel bilimler ve zihin felsefecileri sıklıkla fenomenolojinin, öncelikle salt öznel nitelikler ya da kırmızıyı görmek gibi saf duyusal deneyimlerin "qualia"sına odaklandığını düşünürler. Bununla birlikte Husserl, duyusal deneyimlere ve onların "qualiasi"na fenomenolojik çözümlemenin paradigması olarak bel bağlamaz. Nitekim Husserl, algısal deneyimlerimizi, etrafımızdaki şeyleri salt duyumdan çok daha zengin bir karakterle sunan anlam ya da kavramsal bir içeriği kapsayan bir şey olarak kavrar. Fenomenolojiyi salt duyumun çok daha ötesinde bulunan anlamlı deneyim yapılarıyla ilgili olarak ele alır; bizi çevreleyen dünya ile ilişkiye girdiğimizde, algı, imgelem, arzu, düşünce vs'ye işaret eder.

KESİN BİLİM OLARAK FELSEFE

Şayet fenomenoloji farklı türdeki deneyimlerimizi inceliyorsa, bu durumda fenomenoloji psikolojinin bir biçimi olmuyor mu? Göreceğimiz gibi, Husserl fenomenolojiyi hocası Franz Brentano'nun genetik psikolojiye karşın betimleyici olarak adlandırdığı psikolojinin bir gelişimi olarak kavramıştır. Bununla birlikte, Husserl fenomenolojinin doğa bilimi olan psikolojiden keskin sınırlarla ayrılabileceğini nihai olarak vurgulamıştır. Anlam, fenomenolojinin merkezinde yer alır: Anlam, bir kişinin "ne" gördüğünü ya da düşündüğünü veyahut da istediğini söylerken gönderimde bulunduğumuz bilinçli deneyimin önemli bir içeriğidir. Neredeyse tüm deneyimlerimizi [birbirinden) ayıran, ne türden olursa olsun deneyimi herhangi bir şey"in" bilinci yapan anlamdır. Sadece anlam aracılığıyla, Husserl'e göre, bilinç bize içinde kendimizin de olduğu bir dünyayı, etrafımızdaki şeylerin düzenlenmiş bir yapısını sunar. Anlam, ancak yaşadığımız deneyimden soyutlanarak mantığın, Husserl'in ifade ettiği biçimiyle "saf mantık"ın çalışma alanı içine girer. Anlamı inceleyen saf mantığın bu kısmı (her ne kadar bu terim Husserl'in zamanında yerleşik olmasa da) "semantik" olarak adlandırıla gelmiştir. Dolayısıyla fenomenoloji aslına bakılırsa mantık ve psikolojiyi sentezlemelidir. Husserl orta yaşlarındayken fenomenolojiyi, (bugün adlandırdığımız şekliyle) doğa bilimleri ve doğrusu kültür bilimlerinden, doğal ya da sosyal bilimlerden farklı olan yeni bir bilim olarak savunmaya başladı. "Kesin Bir Bilim olarak Felsefe" başlıklı makalede, Husserl uzun uzadıya psikoloji ya da fizikte -veya bugün buna sinirbilimi de ekleyebiliriz, bilincin "doğallaştırılması"na karşı çıkmıştır. Buna karşın, fenomenoloji yeni türde bir bilim olacaktır:

(Fenomenolojik soruşturma) ile çağdaşlarımızın, olağanüstü kapsamını henüz kavrayamadığı bir bilimle karşı karşıya geliriz; fenomenolojinin, hâlâ psikoloji olmayan bir bilinç bilimi olduğu doğrudur; bilinçle ilgili bir doğa biliminin aksine bilincin bir fenomenolojisi. (Husserl 1910-11/ 1965: 91). Husserl fenomenolojiyi “natüralist" bir bilimden ziyade (ileride göreceğimiz gibi) oldukça farklı soruşturma yöntemlerine gereksinim duyan "transendental" bir (bilim) olarak nitelemişti. Fenomenolojiyi, psikoloji de dahil olmak üzere, tüm doğa bilimlerinin ötesine taşıyan şey, Husserl'e göre, deneyimde anlamın merkezi rolüdür. Mantık ve fenomenolojide anlamın araştırılması, fizik, kimya vs alanlarında aşina olduğumuz şekliyle empirik bir gözlem ve genellemeyle ilerlemez. Husserl fenomenolojiyi iyi-tanımlanmış bir çalışma sahası ve etkili metodolojisiyle sistematik bir disipline, kesin bir bilime dönüştürmeye çalışıyordu. Fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimler, sistematik olarak gözlemleri (herhangi bir bilim insanının tekrarlayabileceği gözlemleri) kayda geçiren ve onları yine gözlemlerce (genellikle temel bir matematik kullanarak) doğrulanan hipotezler içeren ve giderek büyüyen bir teori içinde analiz eden bilimsel metod adını verdiğimiz yolu izler. Bununla birlikte fenomenoloji, çalışma nesnesine -yani bilinçli deneyimlere- deneyimleyenin perspektifinden, birinci-sahıs ya da öznel bakış açısından yaklaşarak bu doğal bilimlerden farklılaşır. Burada bilim insanı hem araştırmacı hem de araştırılan, hem soruşturmanın öznesi hem de nesnesidir, Bu şekilde, fizik ve diğer bilimlerden farklı olarak, fenome noloji birinci-şahıs araştırmasıdır. Ancak elbette ki diğer tüm insanların da bilinç durumlarını deneyimlediğini biliriz. Fenomenolojide, bu doğrultuda, bizim ilgilendiğimiz herhangi bir tikel deneyim, benimki ya da sizinki değil, tam da bilinçli deneyimin biçim ve yapılarıdır: İster benimki ister sizinki olsun, öznel deneyimlerde gerçekleşen nesnel formlardır. Deneyimin nesnel fenomenolojik formu (öznenin birinci-şahıs bakış açısından) deneyimlendiği biçimiyle bilincin nesnesini temsil eden anlam ya da göndergeyi içerir.

BİLİNCİN ÖZÜNÜN BİLİMİ

Husserl'in kendi cümleleriyle fenomenoloji, bilincin özünün bilimidir. Kısacası, bilincin özü nedir? ilk olarak, her deneyim ya da bilinç edimi bilinçlidir: Özne onu deneyimler ya da onu icra ettiğinin bilincindedir. (Bazı zihinsel durumlar bilinçli değildir; onlar fenomenolojinin konusu değildir.) İkincisi, her bilinç edimi, bir şeyin bilincidir: Algida bu veya şu şekilde görürüm, muhayyilemde şu veya bu şekilde hayal ederim, yargı gücünde ise bu veya şu şekilde yargıda bulunurum vs. Bilincin bu özelliğine, bir şeyin (bilinci) ya da bir şeye ilişkin olmasına, Husserl yönelimsellik der. Dolayısıyla bir deneyimin bir nesneye doğru yönelimsel ya da yönelmiş (kelimenin tam manasıyla, (onu) "amaçlamış") olduğunu söyleriz. Ayrıca zihinsel bir durumun ya da edimin bir nesneyi (bir bireyi, bir olayı, bir olgu durumunu ya da herhangi bir şeyi) temsil ettiğini ve dolayısıyla yönelimselliğin bu temsilî karaktere dayandığını söyleyebiliriz.

Gündelik dilde bir eylemin, şayet bilerek yapılıyorsa, yönelimli/kasıtlı olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, Husserl'in teknik deyimiyle, yönelimsellik sadece bir yönelimin ya da iradenin bir şeyi yapmayı amaçlamış oluşunu kapsamaz, aynı zamanda algının ya da düşüncenin veyahut da arzunun bir nesneyi, düşünce ya da arzu ya da algı nesnesini amaçlama biçimini de içerir. Dolayısıyla Husserl'in kullandığı teknik anlamıyla yönelimsellik (bilincin yönelmişliği) gündelik anlamıyla yönelimsellikle kastettiğimiz özel bir durumu kapsar (bir eylemin bilerek, açık bir yönelim/kasıt ya da iradeyle yapılışını). Bu münasebetle, Husserl "yönelmek" fiilini benimser, böylece bir kişinin bilinç edimi içinde bir nesneye "yönelebileceği"ni, bu edim ister bir alg düşünce ya da irade nesnesi olsun, söyleyebiliriz. Alternatif olarak, söz konusu edimin nesneye "yöneldiği"ni de söyleyebiliriz. (Husserl "intendieren"i teknik bir terim olarak ifade eder, yine "meinen"ı da bir şeyi dikkate almak/önemsemek durumunda olduğu gibi "kastetmek" (anlamında) kullanır.

Daha kesin olarak ifade edersek, Husserl (doğru biçimde) bazı deneyimlerin yönelimsel olmadığını kabul eder. Başım döndüğünde ya da midem bulandığında veyahut da kaygı duyduğumda, duyumum herhangi bir şeyle ilgili ya da bir şey hakkında değildir. Ancak deneyimlerimizin çoğunun yapısı, bundan daha fazlasıdır. Deneyimlerimizin çoğu, bir şeyin-bilinci biçimini alır ve normal insan yaşamındaki deneyimlerimizin hepsi, yapılanmış, (William James'in yerinde ifadesini kullanırsak) zamansal bilinç akışında yer alır. Her hâlükârda Husserl, söz konusu "edim" terimini yönelimsel, yani bir şeyin bilinci olan bilinç süreçleri ya da durumları için saklar ve biz de bu teknik kullanıma uyacağız. Dahası bilinç edimlerimiz, bedensel becerileri ve arka plandaki alışılagelmiş ideleri içeren (James'in vurguladığı gibi) bir alışkanlıklar matrisi içinde yer alır.

Öyleyse fenomenoloji -yaşandığı biçimiyle bilincin özünün incelenmesi- temelde yönelimselliğin yapısıyla ilgilenir: Algıyla, hayal gücüyle, yargıyla, duyguyla, değerlendirmeyle, iradeyle, uzay ve zaman bilinciyle, diğer insanların deneyimiyle vs. Böylece fenomenoloji çoğunlukla algı, düşünce, duygu ve eylemin dünyadaki şeylere nasıl yöneltildiğine, şeylere bu deneyim formlarında nasıl “yönelindiği" ve dolayısıyla şeylerin farklı deneyim formlarında aldığı anlamlara odaklanır. Husserl'in bütünlüğü içinde yönelimselik teorisi, bu doğrultuda, yeni fenomenoloji biliminin merkezi olarak sahneye çıkar. Fenomenoloji teorik bir çerçeveden ziyade bir yöntemdir ve (temel yaklaşımı fazlaca basite indirgemek pahasına) fenomenleri betimle. Bu komut son derece açıktır: Fenomenologun işi betimlemektir. Husserl'in öğrencilerine sürekli yapmalarını hatırlattığı eylemdir bu. Dikkatimizi Husserl'in tabiriyle "şeylerin kendileri"ne tam anlamıyla verebilmek için görüşümüzü bulandıran dikkat dağıtıcı unsurlardan, alışkanlıklardan, klişe düşüncelerden, ön kabullerden ve genel geçer fikirlerden kurtulmak anlamına gelir. Gözümüzü dört açıp şeylere dikmeli ve onları görmek istediğimiz şekilde değil, tamı tamına göründükleri şekilde betimlemeliyiz. Komutun diğer yarısını büyük özenle betimlediğimiz şeyler yani fenomenler (görüngüler) oluşturur. Fenomenologlar için, fenomen sözcüğünün özel bir anlamı vardır: Herhangi bir şey, nesne veya olayın, gerçekte ne olup olmadığından bağımsız olarak kendisini benim öznel deneyimime, hangi şekilde sunduğuna işaret eder.

FENOMENLERİ BETİMLEMEK

Örneğin, bir fincan kahveyi ele alalım. (Husserl kahveye bayılırdı: Aron'un kayısı kokteyllerinin fenomenolojisinden bahsetmesinden çok önce, Husserl, seminerlerinde öğrencilerine, “Bana bir fincan kahve verin, size fenomenoloji nasıl yapılır göstereyim," diyordu.)
Nedir peki bir fincan kahve? Onu kimyası ve kahve bitkisinin botaniği açısından tanımlayabilir ve bu tanıma kahve çekirdeklerinin nasıl yetiştirilip ithal edildiğinin, nasıl öğütüldüğünün, sıcak suyun basınçla öğütülmüş kahveden nasıl geçirildiğinin ve onu mideye indirmesi için insan türünün bir üyesine ikram edilmek üzere biçim verilmiş bir kaba nasıl döküldüğünün bir özetini ekleyebilirim. Kafeinin vücuttaki etkilerini inceleyebilir ya da uluslararası kahve ticaretini masaya yatırabilirim. Bu bulgularla bir ansiklopedi doldurabilirim ama tüm bunlara rağmen önümde duran kahvenin ne olduğunu anlamanın yakınından bile geçmiş sayılmam. Bununla birlikte, diğer yolu tercih edip (Marcel Proust’un çayına bir kurabiye batırıp, üzerine yedi cilt yazması gibi) bu kahvenin bende uyandırdığı tamamen öznel ve duygusal bir birtakım çağrışımlar canlandırsaydım zihnimde, bu yöntem de önümde duran bir fincan kahveyi "kendini bana sunduğu şekliyle bir fenomen olarak” anlamamı sağlamayacaktı.Buna karşılık, bu bir fincan kahve, topraksı ve kokulu zengin bir aromadır; üstünden aheste bir şekilde yükselen buhar kıvrımlarının hareketidir. Onu dudaklarıma götürürken hafifçe çalkalanan bir sıvı ve kalın kenarlı fincanının içinde, elimde bir ağırlıktır. Yaklaşan bir sıcaklık, sonrasında, önce dilimi hafifçe yakan ama ardından rahatsız etmeyen bir sıcaklığa erişen ve fincandan içime akan ve uyanıklık ve tazelenme vaat eden yoğun koyu bir lezzettir. Vaat ettikleri, beklenen etkileri, kokusu, rengi ve aroması, bu kahvenin bir fenomen olarak parçalarıdır. Hepsi deneyimlenerek ortaya çıkar. Eğer ben kahvem hakkında "nesnel" kalabilmek adına tüm bu unsurları tamamen “öznel” unsurlar olarak kabul edip dışarıda bıraksaydım o bir fincan kahvemden bir fenomen olarak (kahveyi içen kişi olarak benim deneyiminde belirdiği şekliyle) geriye hiçbir şey kalmadığını görecektim. Kesinlik içerecek şekilde yalnızca deneyimlediğim bu tek bir fincan kahve hakkında konuşabilirim; onun dışında kalan, kahve çekirdeğinin yetişmesi ve kimyası gibi her şey bir söylentiden ibarettir. Bunlar ilgi çekici söylentiler olabilir ama fenomenolog için konu dışıdır. Bu yüzden, Husserl, bir fincan kahveyi fenomenolojik olarak betimlemek için soyut varsayımları ve araya karışan tüm duygusal çağrışımları dışarıda bırakmak gerektiğini söyler. Ancak bunu yaptıktan sonra, önümdeki koyu, aromalı, kıvamlı fenomene konstantre olabilirim. Husserl, bu spekülatif fazlalıkları “dışarıda bırakma”ya, diğer bir deyişle "paranteze alma"ya antik çağdaki Septiklerden ödünç aldığı bir terim olan ve onlar için dünya hakkında yargıda bulunmaktan kaçınma anlamına gelen epokhe adını vermiştir. Bu paranteze alma işleminden bazen de fenomenolojik "indirgeme" adıyla bahseder: Bu sayede kahvenin "gerçekte" ne olduğu hakkındaki teorik eklentileri buharlaştırıp uçurarak hemen önümüzdeki yoğun aromayla, yani fenomenle baş başa kalırız.


Sonuç, büyük bir özgürlüktür. Fenomenoloji bana deneyimlediğim kahveden ciddi bir araştırma konusu olarak konuşma özgürlüğü verir. Aynı şekilde, yalnızca fenomenolojik yöntem aracılığıyla tartışmaya açılması mümkün olan birçok başka konuda da konuşabilme özgürlüğü sağlar. Kahve deneyimine benzeyen şarap tadımı buna dört dörtlük bir örnektir ve deneyimsel vasıfları hem algılayıp ayırt etme hem de betimleme becerisinin eşit ölçüde önem arz etmesiyle fenomenolojik deneyimlerin şahıdır.Buna benzer birçok konu vardır. Size yürek parçalayıcı bir müzik parçasından bahsetmek istesem, fenomenoloji bana onu, üzerine kişisel duygular yüklediğim yaylardan ve tellerden çıkan bir dizi titreşim ya da parça notaların birbirleri arasındaki matematiksel ilişkiler yerine, içli bir olarak tarif etme imkânı sağlar. Melankolik müzik, melankoliktir; hoş bir melodi, hoş bir melodidir; bu betimlemeler müziği tanımlamak için temel niteliktedir. Aslına bakılırsa müzik hakkındaki tüm konuşmalar fenomenolojiktir. Bir nota dizisini “yükseliyor" ya da "alçalıyor” diye tarif etsem bile bu, ses dalgalarının frekanslarındaki ya da boylarındaki değişimlerden çok, müziğin zihnimde nasıl tinladığıyla alakalıdır. Notaların görünmez bir merdivende yukarı tırmandığını işitirim. Rodrigo'nun, "Gitar Konçertosu" parçasını dinlerken ben de neredeyse fiziksel olarak sandalyemden kalkıp yükselirim; ruhum yükselişe geçer. Bu sadece bana olmaz: müzik böyle bir şeydir.

PARANTEZE ALMAK

Fenomenoloji dinsel ve mistik deneyimler hakkında konuşmak için de kullanışlıdır: Deneyimlerimizi, gerçeğin birebir yansımaları olduklarını kanıtlamak zorunda kalmadan, yaşadığımız şekilde betimleyip içimizde uyandırdığı hisleri tarif edebiliriz. Benzer nedenlerden dolayı fenomenoloji doktorlar için de son derece kullanışlıdır. Tıbbi belirtilerin salt fiziksel süreçler yerine hasta tarafından deneyimlendikleri şekilde değerlendirilmesine imkân sağlar. Hasta, hissettiği ağrıyı vücuduna yayılmış ya da bıçak gibi saplanan bir ağrı olarak tarif edebilir; bir ağırlık veya uyuşukluk hissinden yahut rahatsızlanan midesindeki tanımlayamadığı bir sıkıntıdan şikâyet edebilir. Ampüte edilen uzuvlarda hissedilen "hayalet" ağrılar sık görülen vakalardır; fenomenoloji bu tür hislerin analiz edilebilmesini sağlar. Nörolog Oliver Sacks, 1984 tarihli Dayanacak Bir Bacak adlı kitabında, geçirdiği ağır bacak yaralanması ve iyileşme sürecinden yola çıkarak bu tür deneyimleri ele alır.Fiziksel hasarın iyileşmesinden çok sonra bacağı Sacks'a vücudundan ayrı, adeta bir vitrin mankeni bacağı gibi gelmeye başlamış: Hareket ettirebiliyormuş ama içinde bacağının kendisine ait olduğu hissi yokmuş. Epey uzun süren fizik tedavinin sonunda bacağı normale dönmüş ama doktorlarını, hissettiği şeyin fenomenolojik önem taşıdığına, şahsi bir tuhaflık değil, rahatsızlığının bir parçası olduğuna ikna edemeseymiş söz konusu fizik tedaviyi görmeyebilir ve bacağının tamamen kontrolünü yeniden kazanamayabilirmiş.

Tüm bu vakalarda, Husserlvari "paranteze alma" yani epokhe işlemi fenomenologa, bir bireyin kendi dünyasını nasıl deneyimlediğini sorabilmek icin "Ama bu gerçek mi?” sorusunu geçici olarak görmezde gelme imkanı verir. Fenomenoloji, “insan olma” deneyimine sistematik bir erişim sağlar. Filozoflara, bir yandan hayata dair aşağı yukarı filozof olmayanların konuştuğu gibi konuşma şansı verirken, diğer yandan kendi kendilerine hâlâ metodik ve titiz olduklarını söyleme imkânı taniyarak içlerini rahatlatır. Burada önemli olan şey titizliktir; bizi fenomenleri betimle komutunun betimle kısmına geri götürür. Bir fenomenolog bir müzik parçasını dinleyip, “Ne kadar güzel!” diyerek paçayı sıyıramaz. Bu parça hakkında şu soruları sormalıdır: Dokunaklı mı? Vakur mu? Ürpertici ve görkemli mi? Asıl amaç önemsiz ve ilgisiz dış unsurları dışarıda bırakarak deneyimin özüne inerek “şeylerin kendilerine” (kavramsal yüklerinden arınmış fenomenlere) ulaşmaktır. Bir fincan kahveyi layıkıyla betimlemenin sonu hiç gelmeyebilir. Yine de bu, özgürleştirici bir çabadır: Bize içinde yaşadığımız dünyayı geri verir. En çok da normalde felsefenin konusu olarak görmediğimiz şeylerde işe yarar: bir içecek, melankolik bir şarkı, bir araba yolculuğu, bir günbatımı, huzursuz bir ruh hali, bir kutu fotoğraf, bir can sıkıntısı anı... Kendi algımız etrafında şekillenmiş olmasına rağmen genelde soluduğumuz havadan daha fazla farkına varmadığımız kişisel dünyamızı tüm zenginliğiyle bize geri verir.

ZİHİN GERÇEKTE NEDİR?

Bir diğer yan etkisi de şudur: Teoride bizi siyasi olan ve olmayan tüm ideolojilerden arındırması gerekir. Fenomenoloji bizi deneyime sadık kalmaya ve o deneyimi nasıl yorumlayacağımızı etki altında bırakmaya çalışan otoriteleri devre dışı bırakmaya zorlayarak, bilimcilikten dini köktenciliğe, Marksizmden faşizme deneyimin etrafını kuşatan tüm "cilik ve izm"leri etkisizleştirme gücüne sahiptir. Tüm bunlar epokhe ile bir kenara bırakılır; “şeylerin kendilerine” müdahale etmeye hakları yoktur. Bu işlem doğru yapıldığında, fenomenolojiye beklenmedik derecede devrimci bir nitelik kazandırır.Fenomenolojinin heyecan verici olabilmesine şaşmamak gerek. Öte yandan kafa karıştırıcı da olabilir ve genellikle biraz ikisindendir. Heyecan ve kafa karışıklığı karışımı, fenomenolojiyi ilk yıllarında keşfeden genç bir Alman'ın, Karl Jaspers’in tepkisinde barizdi: Psikolojiyi somut ve pratik yaklaşımı nedeniyle felsefeye tercih eden Jaspers, 1913 yılında Heidelberg Psikiyatri Kliniği'nde çalışıyordu. Psikoloji deneysel yöntemlerle kesin sonuçlar elde ederken felsefenin yolunu kaybettiğini düşünüyordu. Ancak bir süre sonra psikolojinin ciddi miktarda amelelik edersem hayali tavşanımı hayal ediyor olurum. Gözlerimi tavana dikip bilincin yapısını kavramaya çalışırken bilincin yapısına ilişkin düşünüyor oluyorum. En derin uyku hali hariç zihnim bu ilişkinlik prensibiyle işler: "yönelimsel" dir. Husserl, aslen Brentano'dan aldığı bu fikri felsefesinin tam merkezine yerleştirir.


Bir deneyin: İki dakika boyunca oturup hiçbir şey düşünmemeye çalıştığınızda, yönelimselliğin insan varoluşu için neden bu kadar elzem olduğu hakkında muhtemelen bir fikir sahibi olacaksınız. Zihin, parkta yiyecek arayan bir sincap gibi dönüp durur; sırasıyla yanıp sönen bir telefon ekranına, duvardaki belli belirsiz bir ize, tokuşan kadehlere, balinayı andıran bir buluta, arkadaşınızın dün söylediği bir şeye, dizdeki bir sancıya, yaklaşan bir teslim tarihine, ilerleyen günlerde havanın düzeleceği beklentisine, saatin tik taklarına kapılır. Doğu kökenli bazı meditasyon teknikleri oradan oraya koşturup duran bu yaratığı durdurup sakinleştirmeyi hedefler, ancak bu uğraş sırasında karşılaşılan büyük zorluklar, eylemsizliğinin zihin için doğal bir durum olmadığını gösterir. Kendi haline bırakılan zihin uyanık olduğu sürece daima bir yerlere yönelir. Hatta uykuda rüya görme aşamasında dahi bunu yap mayı sürdürür.


Bu açıdan bakıldığında zihin ilişkinlikten ibarettir. Bu durum insan zihnini (ve muhtemelen bazı hayvan zihinlerini) doğadaki diğer tüm varolanlardan ayırır. Başka hiçbir şey, zihin kadar tümüyle bir şeyi içeren ya da bir şeye ilişkin olamaz: Bir kitap bile neye "ilişkin", ne “hakkında” olduğunu yalnızca onu eline alıp inceleyen kişilere teşhir eder, aksi takdirde bir depolama aracından fazlası değildir. Öte yandan, hiçbir şey deneyimlemeyen, hiçbir şey hayal etmeyen ya da hiçbir şey hakkında fikir yürütmeyen bir zihin için zihin demek çok zordur. Husserl, yönelimsellik kavramında felsefe tarihinin iki büyük çözümsüz sorusunu devre dışı bırakacak bir çıkış buldu: Bu iki soru, nesneler "gerçekte" nedir ve zihin "gerçekte" nedir, sorularıdır. Kişi epokhe aracılığıyla gerçekliğe dair tüm kaygıları paranteze alarak nesneler ile zihin arasındaki ilişkiye odaklanma özgürlüğünü kazanır. Zihnimizdeki betimleyici faaliyet hiç durmaz ve hayatımızın her anında yönelimselliğin bitmek bilmez dansına eşlik eder. Yaşamın müziği devam ettikçe zihinlerimiz birbiri ardına yöneldikleri başka başka fenomenlere kenetlenir ve onları pistin üzerinde döndürür durur.

Kaynak:
-Spiegelberg H.,(2021) Fenomenolojik Hareket, çev: Seçim Beyazıt, Pinhan Yayınları İstanbul
-Zahavi, Dan (2018) Husserl'in Fenomenolojisi, çev: Seçim Beyazıt, Say Yayınları, İstanbul
-Zahavi, Dan (2020) Fenomenoloji İlk Temeller, çev: Seçim Beyazıt, Ayrıntı Yayınları, İstanbul


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

BUGÜN SEÇİM OLSA OYUNUZ KİME OLUR?

yukarı çık