Haberin gücü adına.

  • Dolar 8.5631
  • Euro 10.1254
  • GR ALTIN 496.60
  • ÇEYREK 814.88

  • 14 Aralık 2020, Pazartesi 21:26
ErdalMoral

Erdal Moral

Farklar üzerine bir deneme

Medeniyetleri ve kültürleri birbirlerinden ayıran başat özelliklerden en kesif olanı, ürettikleri bilme biçimleri arasındaki büyük farklılıklardır.

Her medeniyet/kültür; evreni, dünyayı, varlığı ve insanı, tarihsel bir birikim ile oluşturduğu anlama yöntemleri ile yorumlar ve bilince çıkarmaya çalışır.

Aidiyet içinde olduğumuz medeniyet/kültür için 'Ne' olduğumuzdan çok daha fazla 'kim' olduğumuzla ilgili bir epistemolojik geleneğin ürettiği bir kültür olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Burada "Ne" olmaklık doğaya ait, doğa ile ilgili bir kavramken, "Kim" olmaklık ise insan toplumunun bir ortaya koyuşu/kavramı imliyor.-Doğu'nun epistemolojisinin kaynağı ontolojidir- Batı medeniyeti/kültürü ile -Batı'nın ontolojisinin kaynağı ise epistemolojidir- aramızdaki büyük farklılığın asli unsurlarından belki de en önemlisi bu paradigma ve yöntem farklılığıdır.

Batı kültürü, varlığın ve fenomenler dünyasınının göründüğü gibi olduğu ön kabülünü reddederek, bütün fiziksel evreni eleştirel bir paradigma dahilinde ampirik olarak anlamaya çalıştı.

O'nu elinde evirdi çevirdi, zihninin karşısında oturttu, ölçtü, biçti, gözlemledi, deneye tabi tuttu ve görünenin ardında çok daha farklı maddesel nedensellikler, determinist bir sistem olduğunu ortaya çıkardı.

Avrupa'da özellikle Rönesans sonrası bilimin serpilmesi ve gelişmesi Galileo, Newton ve diğerlerin belirlenimci denklemleri aracılığıyla büyük bir ivme kazandı.

Yaylar gerip, toplar yuvarlayıp ağırlıklar atan bu bilim insanları, nesnelerin neler yapabileceğini basit denklemlerle giderek daha fazla tahmin edebilir oldular.

Pierre-Simon Laplace 19. yüzyılda evrendeki her bir parçacığın yerinin bilinmesi durumunda, bütün geleceği öğrenecek şekilde ileriye yönelik hesaplamalar yapılabileceği (sonra da denklemlerin geriye döndürülerek geçmişteki herşeyin öğrenilebileceği) görüşünü ileri sürmüştü.

İşte bu tarihsel başarı öyküsü, büyük olan her şeyin, parçalarının giderek daha küçük ölçeklerde kavranmasıyla anlaşılabileceği temelindeki indirgemeciliğin özünü oluşturur.

Bu bakış açısıyla "anlamak", hep daha küçük düzeylerde ele alınarak mümkün hale gelir: İnsanlar, biyoloji temelinde anlaşılabilir; biyoloji kimya ile; kimya ise atom fiziği denklemleriyle. Bu paradigmanın momentinin ortaya çıkardığı sonuçlar Batı kültürünün, görüngüler dünyasını yüksek bir bilme ve değiştirme yetisi hasretti.

Hatta bu bilme seviyesi o denli bir seviyeye geldi ki bilinen evrendeki tüm maddenin kimyasal ve fiziksel niteliklerini taşıyan en küçük yapı taşı olan -Yunan filozoflarına göre "Gerçeğin Oğlu" olarak adlandırılan-, maddenin nihai; bölünmez, bozulmaz temel parçacığını atomu parçaladı ve ortaya çıkan devasa yıkıcı nükleer gücü kontrolü altına aldı.

Doğu medeniyeti ise görüngüler dünyasını ve maddeyi kendisine göründüğü haliyle anlamaya çalıştı.

Maddeyi daha çok teolojik bir yaklaşımla ele aldı ve ona telkin ettiği ne varsa onunla yetindi. O'na kendi duygularını kattı ve zaten 'ayni' olmayan görüngüler dünyasını kendi dünyasında Tanrı fikri ile mükemmelleştirdi.

Bu durum insanın da 'kim' ya da 'ne' olduğu sorunsalı üzerinde de derin ve uzlaşmaz bir algı ve kavrayış farklılığı yarattı.

Doğu, kainatı ve insanı yaratan Tanrı tarafından ve yine insanı O'nun kendisinin 'kendi varlığının nefesi' ile şereflendirerek yaratılmış, fakat bu lütfun görkeminin ağırlığını taşıyamayarak cennetten kovulmuş bir dünya sürgünü olarak kabul etti.

Doğu'da görüngüler dünyası ve bütün varlık bu kabul üzerinden tarif ve tasnif edildi, kavramsallaştırıldı. Doğu'nun bu zamana kadar ürettiği bütün değerler yekunu, bu kısıtlı sürgünün natamam sonuçlarıydı.

Batı ise, uzun bir zaman diliminde, Doğu ile benzer bir yörüngede seyreyleyen ve benzer bir anlatı sonucu oluşan 'evrenin en kutsal varlığı insan' kavrayışını büyük toplumsal, ekonomik, sosyal sarsıntı ve dönüşümlerin doğurduğu yeni dünyanın insan zihni ve çabaları ile anlaşılabileceği paradigması ile farklı bir yörüngeye oturttu.

Batı insanın "kim" olduğu "ile değil, ne olduğu ile ilgilenmeye başladı.

Garp'a göre insan bir dünya sürgünü değildi. İnsan, raslantısal mutasyon ile farklılaşan bir beyin yapısı ile, yakın akrabaları maymunlardan daha güçlü bir şekilde evrimleşen bir 'primat' türüydü.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık