• Dolar 7.3965
  • Euro 9.0054
  • GR ALTIN 421.66
  • ÇEYREK 691.66

  • 25 Aralık 2020, Cuma 19:04
ErdalMoral

Erdal Moral

7. Mühür - Ölümle satranç

Ingmar Bergman'ın yönetmenliğini üstlendiği 1957 yılı Yedinci Mühür (The Seventh Seal) filmi, sinema tarihinin karanlık başyapıtlarından bir tanesidir. Film insanın kaçınılmaz bir yenilgi olan insanın ölümle yüzleşmesini anlatır. Aynı zamanda ölüm kalım arenasında ölümle yapayalnız yüzleşmesi gereken insanının tasviridir.

Ölüm, insanı yanına almadan, onunla biraz satranç oynar. İnsan söz konusu oyunu canı pahasına, kazanacağına dair umudunu hiç yitirmeden oynar; oyun birden fazla, oturumda oynanır ve insan bunların hepsinde ölümüne bir adım daha yaklaşır. Her oturum bir dizi hamleden oluşur; oyun öngörü, hazırlık ve karar vermeye dayanır ve ikisinde de ölüm nihayetinde yıkıcı zaferi kazanır.

İsveç Kraliyeti’nin Haçlı Şövalyelerinden biri olan Antonius Block, kutsal topraklar için on yıl savaştıktan sonra yanındaki silahtarı Jöns ile birlikte ülkesi İsveç’e dönerken mola verdikleri deniz kıyısında satranç takımını toparlayacakken birden "Ölüm'"ü karşısında, canını almak için gelmiş olarak bulur.

Satranç oynayan bir Ölüm Bergman'ın icadı değildir. İsveçli ressam Albertus Pictor (1440-1507) bu karşılaşmayı eserlerinden birinde öyle bir temsil eder ki Bergman derinden etkilenir. Bergman her ne kadar kendisi icat etmiş olmasa da, bu sahneye neredeyse sembolik bir statü kazandırır. Beceri ve disiplin sayesinde kaçınılamaz olanı engelleyecek bir şey yapabileceğimize dair katıksız fikir kendi içinde güzeldir ve büyük bir vaatte bulunur.

Ölüm Şövalye'ye sorar: "Hazır mısın?" Bergman'ın kahramanı Antonius Block "Vücudum korku içinde, ama ben değilim." der. Sanki Block’un bedeni ve kendisi birbirinden farklı iki şey gibidir. Ardından, Ölüm canını almak için hareketlendiğinde, şansını zorlayarak şöyle der: "Bir dakika." Sen satranç oynuyorsun, değil mi?" Vakit henüz çok erkendir, yenice sabah olmak üzeredir, dünya taptazedir ve gücü kuvveti yerinde Şövalye Ölüm'e satrançta meydan okuyacak kadar cesur hisseder.

Ölüm şaşırmış görünür. "Evet, iyi satranç oynarım doğrusu," der Ölüm. Şövalye buna, belki de biraz yüksek sesle, şu cevabı verir: "Ama benden iyi oynayamazsın." Şövalye için savaşmak gayet doğaldır: Haçlı Seferi'nden yeni dönmüştür. Ölüm'le satranç oynamaya girişmenin kendisi, en azından teorik olarak, kazanma ihtimaline olan inancı barındırır. Zafer kazanmak zor olabilir, ancak imkânsız değildir. İhtiyacınız olan tek şey Ölüm'ü oynamaya ikna etmektir.

Kabul ederse oyunun kuralları çerçevesinde hareket etmesi gerekir. Sonraları oyun sırasında Ölüm işleri hızlandırmaya çalışırken Şövalye onu sakinleştirecektir: "Yapacak çok şeyin olduğunu anlıyorum, ama oyunumuzdan kaçamazsın. Bu vakit alan bir oyun." Ölüm kabul eder. Oyun herkesi eşit hale getirir: Bu oyunda köleler ve efendiler yoktur, sadece daha iyi ya da daha kötü oyuncular vardır. Ölüm ne kadar korkunç olursa olsun, rıza gösterdikten sonra oyunu kurallarına göre oynamak ve sonucu kabul etmekten başka bir şey yapamaz.

KAÇINILMAZ OLANI ERTELEMEK
Ölüm bir kez kabul ettikten sonra, Antonius Block zaman kaybetmeden koşullarını sıralar: "Sana direndiğim müddetçe yaşamaya devam etmeyi şart koşuyorum. Eğer kazanırsam beni serbest bırakacaksın. Kabul mü?" Block akıllı bir adamdır ve uzun vadede kazanamayacağını bilir. İstediği şey zaman kazanmak, ümit edebileceği tek şey ise kaçınılmaz olanı biraz olsun ertelemektir. Peki, Antonius Block tam olarak kimdir? Hayatı bir "trajedi" olan Block "Tanrı'ya inanmayan bir adamdır,". Block ölümle, umut etmeden ve hayal kurmadan tek başına yüzleşmek zorunda olduğu müddetçe "Tanrı'ya inanmaz". Ama diğer tarafan inanç sorularıyla aralıksız azap çektiği için  Tanrı'ya inanır da.

Bergman, Eugene O'Neill'den alıntı yapar: "İnsanın Tanrı'yla ilişkisiyle ilgilenmeyen bir oyun hiçbir değer taşımaz". Şövalye Antonius Block, film boyunca sadece ölüm değil Tanrı fikri de dadanır - daha doğrusu Tanrı'nın sessizliği. İzleyicinin kısa süre sonra fark edeceği üzere Şövalye "hayatı uğruna" değil, o süreçte Tanrı hakkında bir şeyler öğrenme umuduyla Ölüm'le satranç oynar. Ölüm'e sırlarını sorar. "Benim sırrım yoktur," der Ölüm. "Yani hiçbir şey bilmiyorsun," diye cevaplar Şövalye. "Anlatacak hiçbir şeyim yok." Konu hakkında Ölüm de, Tanrı'nın kendisi gibi sessizliğini koruyunca Şövalye, cevabı Şeytan'da aramaktan çekinmez. Genç cadı Tyan yakılarak öldürülmeden ona yaklaşır ve der ki: "Şeytanla ittifak yaptığını söylüyorlar." Tyan merak eder: "Neden soruyorsun?" "Meraktan değil, tamamen kişisel sebeplerle. Ben de onunla tanışmak isterim." "Neden?" "Ona Tanrı hakkında sorular sormak istiyorum. Eğer biri Tanrı hakkında bir şey biliyorsa, bu ondan başkası değildir."

"BİLGİ İSTİYORUM"
Block'un inancın ıstırap veren sorunları hakkında söyleyecek bir şeyleri var gibidir. Zira Şövalye’nin inancı da son derece şüphe doludur. Etkileyici ve acı verici bir süreç olarak Block’un inancı sadece "ümit edilen şeyler" ve "görülmeyen şeylerle" ilgilidir. Her zaman Ölüm'le yaptığı teolojik sohbetlerin özlemini çeker. Ölüm pek konuşkan olduğu için değil, sessizliği bir şekilde Şövalye'nin sesli düşünmesini tetiklediğinden.

Block "bilgi ister," Tanrı'yı hisleriyle algılamak ister, onu görmek, ona dokunmak ister. "Tanrı'yı hislerle algılamak isteği bu denli acımasızca anlaşılmaz bir şey midir?" Ölüm cevap vermeye tenezzül etmez. Şövalye konuşmaya devam eder: Kendimize iman edemiyorken inananlara nasıl edeceğiz? İnanmak isteyen ama yapamayanlarımıza ne olacak? Ya inanmak istemeyen veya inanmayı beceremeyenlerin başına ne gelecek? Haçlı Seferi'nden yeni dönmüş olsa da, Tanrı söz konusu olduğunda Şövalye kilisenin işlevini bir türlü çözemez: "Ben bilgi istiyorum, inanç değil, varsayım değil. Tann'nın elini bana doğru uzatmasını istiyorum, kendini göstermesini ve benimle konuşmasını."Bazı zamanlar Tanrı'nın gizliliği ona çekilmez gelir: "Karanlıkta O'na sesleniyorum, ama sanki orada kimse yok." Ölüm buna kışkırtırcasına şu cevabı verir: "Belki de gerçekten kimse yoktur." Bunun üzerine Block, Landsberg'in kitabından fırlamış gibi duran şu fikri dile getirir: "O zaman hayat acımasız ve dehşet dolu. Kimse bütün bunların bir hiçlikten ibaret olduğunu bilerek ölüm karşısında hayatta kalamaz." İnanç-şüphe karışımı Block'un beynini deler de deler: "Korku içinde bir imge yaratırız ve bu imgeye Tanrı adını veririz."

ÖDÜL EYLEMİN KENDİSİDİR
Bu sırada, hayatın akışı devam eder. Oyun ne denli umutsuz olursa olsun, insan onu mümkün olduğu kadar cesurca sürdürür. Ancak bu aynı zamanda aşağılayıcı bir deneyimdir ve bu yüzden devam etmek her zaman kolay değildir.  Yavaş yavaş sinir bozucu bir şey belirir. Oyun hilelidir. Düşmansa oldukça kurnazdır. Kilisede Block'un başına gelen budur. Ölüm, Şövalye'nin günah çıkardığı rahip kılığına girerek onu kandırır ve stratejisini açığa çıkarır: "Ölümle oyununuzda onu nasıl alt edeceksin?" Şövalye mecburen cevaplar: "Onun henüz keşfetmediği bir at ve fil kombinasyonu kullanıyorum. Bir sonraki hamlede kanatlarından birini paramparça edeceğim." Şövalye cesaret doludur. Ölüm, yüzünde bir gülümsemeyle, "Bunu aklımda tutacağım," der ve maskesini çıkarır. Antonius Block, Ölüm tarafından fena halde kandırılmış olsa da morali bozulmaz. Nitekim bu son saatlerde yenilenmiş bir amaç bulur. Hayatta olmanın katıksız gerçeği içini tarifsiz bir keyifle doldurur. Yaşamak dediğin bedenine sahip olmak, içinde bulunduğun vücuttan keyif almaktır.

Block elini izler, hisseder, hareket ettirir ve aydınlanır: "Bu benim elim. Onu hareket ettirebiliyorum, içinde atan kanı hissedebiliyorum. Güneş hâlâ gökyüzünde ve ben, Antonius Block, Ölüm'le satranç oynuyorum". Daha sonra Joseph, Mia ve Mikael den oluşan "kutsal aileye" dahil olduğunda ve onların seküler sohbetlerine katıldığında yine ellerinden bahseder: "Bu ânı unutmayacağım. Sessizliği, alacakaranlığı, çilek ve süt kâselerini, akşam aydınlığındaki yüzlerinizi... Bu anıyı ellerimin arasında taşıyacağım." Satranç tahtasında Ölüm'ü köşeye sıkıştıran ve Block’a nefes alma imkânı sağlayan şey de elidir. Yine eli, hayatın yoğunlaştırılmış bir ifadesi, onun tezahürüdür. Yaşamı kutsayan her türlü hareket yine elinde başlar. Bu sırada, oyun devam eder.  Şövalye de aynı şekilde. Bir kez daha, Ölüm'le ölümsüz olmak için değil, vakit kazanmak amacıyla satranç oynar.

Bu "erteleme" ona "acil bir meseleyle ilgilenme" fırsatı verecektir. Block'un halletmesi gereken bitmemiş bir işi vardır hâlâ. Hayatı "nafile bir kovalamaca, başıboş bir gezinti, uzun uzadıya anlamsız konuşmalarla" geçmiştir ve şimdi bu ertelemeyi "anlamlı bir iş" için kullanmak ister. Filmin anlatısı düşünüldüğünde bu "anlamlı iş" bir yandan bilinçli bir şekilde Ölüm'ü oyalarken "kutsal aileyi" onun ağından kurtarmak gibi görünür. Birçok film eleştirmeni de aynı fikirdedir. Peki gerçekten "kaçıyorlar" mıdır? Şimdiye kadar kim ölümden kaçabilmiştir? Block onları "kurtarmamıştır" aslında, sadece ölümlerini geciktirmiştir . Yani bu işe anlamlı demek zordur. Bense bu sahneyi farklı yorumluyorum. "Anlamlı iş" salt ölüme karşı çıkma hamlesidir, yani oyunun kendisidir; “acil mesele" ise bunu becerince gelen başarı hissiyle ilgilidir. Ölümle satranç oynamak kendi içinde bir amaç taşır: Hayata anlamını geri kazandırmak. Elbette ki sonumuz gelecek. Er ya da geç hepimiz öleceğiz. Ancak mesele ölümden kaçmak değil, o gelmeden önce korkmadan ve aşağılanmadan yaşamak. Doğru ölebilmek için nasıl öleceğinizi öğrenmeniz gerekir-bunu öğrenmenin Ölüm'ün kendisiyle oynamaktan daha iyi bir yolu olabilir mi?- Bu oyunun sonunda bambaşka bir insan olursunuz. Ölüme karşı her savaş peşinen kaybedilmiştir. Böylesi bir savaşın ihtişamı sonucunda değil, eylemin kendinden gelen haysiyette yatar.

Ölümü satranç maçına davet etmek, oyunu oynamak, bütün hamlelere göğüs germek ve ardından zarafet içinde yenilmek yalnız cesurca değil aynı zamanda bilgecedir. Bu Sisifos'tan gelen bilgeliktir. Durumun anlamsızlığı, hiçbir kaçışın olmayışı, sonucun kaçınılmazlığı bütün bunlar nihayetinde bir şey değiştirmez. Önemli olan eylemin kendisidir. Eylem kendi kendinin ödülüdür.

İŞTE BİTTİ!
Ölüm bu kez satranç oynamaya değil, işini yapmaya gelmiştir. Kurbanları kendilerini bir bir tanıtır. "Günaydın asil lord," der Şövalye. "Ben Karin, Şövalye’nin karısı," der Karin. Herkes düzeyli, iyi huylu ve itaatkâr davranır. Silahtar Jöns alışıldık şekilde isyan eder, ama bunun artık bir faydası yoktur. Şövalye birkaç saniyeliğine direnecek gibi olur, ama o da bir şeyi değiştirmez. Karin susturur onları: "Sessiz olun, sessiz." Jöns son kez felsefe yapmaya girişir cılızca, sonra her şey yerli yerine oturur. Şövalye diğerleriyle beraber kalesinde öldürülür. Sahnenin son repliği isimsiz, şimdiye dek sesi duyulmamış bir kız tarafından seslendirilir: "İşte bitti". Ardından ölüler taşınır. Ölüm'ün, en büyük ironi ustasının, zavallıları yalnız bırakmayı içi elvermez. Ölüm alaycı bir parti organize eder ve herkese şu dansı ettirir: "Totentanz." Filmin son sahnesinde ufka ölülerin dansı egemen olur. Ölüm sanki sadece kalede bulunanları değil, bütün dünyayı ele geçirmiştir.

Kaynakça: Dying for İdeas: The Dangerous Lives of the Philosophers, Costica Bradatan-2015


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

BUGÜN SEÇİM OLSA OYUNUZ KİME OLUR?

yukarı çık