Haberin gücü adına.

  • Dolar 8.5579
  • Euro 10.1427
  • GR ALTIN 496.97
  • ÇEYREK 815.31

  • 03 Nisan 2021, Cumartesi 15:34
ErdalMoral

Erdal Moral

1984 ve Modernite

İngiliz yazar George Orwell tarafından kaleme alınan kaba, doğrudan ve acımasız bir distopik dünya devletini anlatan alegorik politik romanı 1984 Türkiye'de de okurlar tarafından yoğun ilgi görmeye devam ediyor. Okurların 1984'e olan yoğun ilgisi, kitabı salt kurgusal bir distopik bir metin olarak algılamaları/yorumlamaları; romanı popüler kültürün kolay satın alınabilen ve kolayca tüketilebilecek bir ürün olduğu yanılsamasına sürükleyebilir. 1984'ü gerçekçi bir kavrayış için öncelikli yapmamız gereken eyleyiş, başta 20. yüzyıl Avrupa'sının politik, kültürel, ekonomik ve tarihinin devasa boyutlardaki değişim/dönüşüm/kırılma uğraklarına (1928-1991) odaklanmak, bütünsel bir yaklaşım ile anlamaktır. Öncelikle belirlememiz gereken olgu Orwell’ın 1984'ü totaliter gaddarlığın ölçeğinin ve devasa boyutunun büyük oranda açığa çıkmasından sonra yazmış olduğudur. Avrupa'da "totaliterlik" terimi ilk olarak 1928 yılında ortaya çıkmasına rağmen Soğuk Savaş dönemi düşüncesinde (1947-91) merkezi bir yer tutan “totaliterlik” terimi, her iki baskıcı ideolojinin (Faşizm-Komünizm) ortak nüvesini bireyciliğe dair çoğu düşünceye, özellikle de bireysel haklara düşmanca yaklaşan militanca anti-liberal, anti-burjuva bir felsefe çerçevesinde tanımlama iddiasındadır. Monarşik mutlakiyetçilik ve militarizm de dahil olmak üzere daha önceki despotluk fikirlerinden farklı olarak, yeni idealin kilit unsurunun, ulusun yurttaşlarının yürekleri ve bedenleri, zihinleri ve ruhları üzerinde tam bir kontrol arzusu olduğu düşünülmüştür. Totaliter rejimlerin yedi ana özelliği bulunduğu varsayılmıştır:

"1) Gizli polis teşkilatı üzerinde hegemonya ve iktisadi, kültürel yahut bilgiyle ilişkili kaynaklar üzerinde tekel kurmuş tek parti devleti. Faşistler bu devleti ulusun manevi birliğinin odağı olarak görürler; kendine ait bir iradesi vardır ve onun dışında mevcut hiçbir şey yoktur. Komünistler ise devleti geçici “proletarya diktatörlüğü” sırasında proletarya iktidarının uzantısı olarak görürler;

2) Özellikle medya ve gözetim tekniklerinin kullanılmasıyla, merkezileştirilmiş iktidara sunulan teknolojik bir temel;

3) Rejimin amaçları adına ülke içindeki kalabalık "düşmanları” yok etme isteği; örneğin Naziler altında Yahudileri, Stalin tarafından kulakları (zengin köylüler), ya da Pol Pot tarafından aydınları;

4) Halkı yıldırmak ve tam bir sadakati güvenceye almak için “bütünlüklü terör” kullanımı (özellikle Hannah Arendt'in çalışmalarıyla ilişkilendirilen bir vurgu);

5) Rejimin, çoğu aracı örgütü yok edip geride kalanları, örneğin gençlik örgütlerini, siyasileştirerek birey ile parti/devlet arasındaki tüm sınırları ortadan kaldırma istekliliği.

6) Mutlak sadakat ve fedakârlığın yanı sıra yurttaşın parti/devlete mutlak bir biçimde boyun eğmesini talep eden “bütünlüklü” bir felsefe yahut ideolojidir. Faşistler açısından bu daha çok kitleler için gerekli mitler düşüncesi üzerine temellenmiştir; Stalinistler açısından ise gerekli tarihsel gelişimin, Marx'ın materyalist tarih kavrayışını temel alan hakiki bir anlatımına dayanır. Her iki örnekte de toplum aşırı ölçüde militarize edilmektedir.

7) Liderlik kültü. Faşizmde lider halkın ruh, irade ve erdemlerini kendisinde toplar ve ulusla özdeşleştirilir; komünizmde ise, Marx'ın bizatihi bir liderlik kuramı ortaya koymamasına rağmen, Lenin, Stalin ve Mao Zedong ile Kim Il-Sung gibi daha sonraki liderler etrafında bir o kadar güçlü bir kült ortaya çıkmıştır."

"SAVAŞ BARIŞTIR"

1984 romanında Orwell’ın belirli anti-modernist ve anti-kapitalist temaları, "Komünizm" ve "Faşizme" karşı bir düşmanlıkla birleştirmiş olduğunu söyleyebiliriz. 1984 bazı siyaset bilimcilere göre "Sanayileşmiş uygarlığımızın bizi köksüzleştirme ve güçten düşürme eğiliminde oluşudur." Bir diğer görüş ise romanı, "Orwell'ın en nefret ettiği şeylerin bir seçkisi; bu da eserin içerdiği korkunçlukların pek çoğunun neden Stalinizme değil kapitalizme özgü olduğunu açıklıyor."sözleriyle tarif eder. Esere ilişkin anti-komünist yorumlamaların öne çıkmasına karşın bizzat Orwell şunları yazmıştır: "Niyetim Sosyalizme ya da (yandaşı olduğum) Britanya İşçi Partisi'ne saldırmak değil merkezilestirilmiş bir ekonominin açık olduğu ve hem Komünizm hem de Faşizm bünyesinde halihazırda kısmen gerçekleşmis olan sapkınlıkları ortaya çıkarmak. Tarif ettiğim türden bir toplumun mutlaka gelebileceğine inanmıyorum, ama (elbette eserin bir hiciv olduğunu da dikkate alarak) onu andıran bir şeyin gelebileceğine inanıyorum. Totaliter düşüncelerin her yerdeki entelektüellerin zihninde kök saldığına da ayrıca inanıyorum ve bu düşüncelerin mantıksal sonuçlarını çıkarsamaya çalıştım." 1984 Okyanusya'da bir Amerikan eyaleti haline gelmiş olan Havaşeridi Bir'de geçer. Kitap içinde bir kitap olan ve İç Parti liderlerinin yazdığı ortaya çıkan Emmanuel Goldstein'in Oligarşik Kolektivizmin Teori ve Pratiği'nde açıklandığı gibi mevcut dünya sistemi hem işgücü için hem de kendi milletlerini yönetmenin bir aracı olarak kalıcı savaş haliyle meşgul üç büyük devleti (Avrasya, Doğu Asya, Okyanusya) içermektedir. Bu savaşlar makine üretiminin hasılalarını tüketir ama yaşam standardını gerçek anlamda yükseltmezler; kaldı ki Orwell böyle bir yükselişin savaşların gücünü ve meşruiyetini tehdit edeceğini çünkü daha büyük bir eşitliğin hiyerarşiyi tehdit edeceğini ima etmektedir. Üç devlet aynı değerleri paylaşır ama bu değerler farklı şekillerde tanımlanmaktadır: İngsos, Neo-Bolşevizm ve Ölüme Tapınma. Savaşın amacı, bu vasıtayla üç rejimin yönetim yapılarını idame ettirmektir ve bariz bir paradoks olan "Savaş Barıştır" sözü de böylelikle doğruluk kazanır. Okyanusya'da Parti bir oligarşidir ama "sözcüğün eski anlamında bir sınıf değildir." Sosyal Darwinizmin Nietzscheci bir yorumuna uygun olarak İç Parti üyeleri iktidar için iktidar peşindedirler: Önde gelen bir İç Parti üyesi "iktidar bir araç değildir, amaçtır" diye ısrar eder. Son kertede Parti'nin iktidarı, geçmişi hedefleri doğrultusunda şekillendirebilme becerisine dayanır: "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar." Hatta Parti "Gerçeklik insan zihnindedir, başka bir yerde değil." diye de ısrar eder. Sistem, bazı kusurlarına rağmen yeterince işlemektedir. Roman, bir kasvet, yokluk ve yeknesaklık atmosferinin ortasında Winston Smith'in beceriksizce isyanını anlatır. Winston Smith, kahramanlık vasfından uzak bir alt-düzey Dış Parti üyesidir; suçları ise günce tutmak ve de Orwell'ın kaba hatlarla çizilmiş, "dipten doruğa" yoz kadın karakteri Julia ile bir ilişki yaşamaktır. Winston yakalanır elbette, işkence görür ve rehabilitasyondan geçirilir. Kitabın sonunda şunu okuruz: "Büyük Biraderi seviyordu." Totalitaryenizmi hedef alan bir hiciv ya da totalitaryenizmin karikatürü olarak roman, iki başat tema üzerine yoğunlaşır. İlki entelektüellerin kölece itaatini, mantık ve dilin itibarının düşürülmesini ("çiftdüşün" ve "yenisöylem"), halkın en kötü tutkularının uyandırılmasını ("Nefret Haftası"), bireyciliğe düşmanlığı ("ayrıyaşam"), savaş-humması ve lidere tapınma adına erotizmin dahi bastırılmasını gerektiren totaliter tam bağlılık talebidir. İkincisi ise devlet iktidarının her yerde oluşudur: tele-ekran, (gerçekte varolup olmadığı belli olmayan) Büyük Birader'in posterleri, her yerde bulunan Düşünce Polisi, geçmişin mütemadiyen yeniden yazılması. Rejimin tuhaf bir şekilde basit ve apaçık bir şekilde müdanasız sahtekârlığı, pek çok yorumcunun gözünde eserin en mühim teması olarak öne çıkmaktadır; Orwell'ın totaliteryanizme ilişkin en büyük kaygılarından biri, totaliteryanizmin, nesnel hakikat kavramına saldırmasıdır. 

NESNEL HAKİKATİN REDDİ

Orwell bizi bu rejimin iç baskılardan ötürü çökebilme ihtimaline inanmaya yönlendirmez; zira Parti kendisine yönelik muhalefeti kolayca bastırmaktadır. Winston'ın "Bir umut varsa, proleterlerde olmalıydı" diye düşünmesinin nedeni de budur. Ama kitle edebiyatı, ağır bedensel çalışma, filmler, futbol, bira ve kumar sayesinde proleterlerin isyan etmeleri engellenmektedir. Ne dediklerine kimse aldırmamaktadır ve Winston da, Marksist kuramın kaba bir yorumundan anladığımız üzere, proleterlerin bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklarını ve başkaldırmadıkça da bilinçlenemeyeceklerini bilir. Bununla beraber proleterler, Orwell’ın gerçek yaşamda da sahip olduklarına açıkça inandığı ahlaki dürüstlüğü ve hakikiliği korumaktadırlar. Şurası hayati bir önem taşır: Proletaler güce tapınarak yozlaşmamıştır. Kestane Ağacı kahvesinde yazgısını düşünmeye bırakılan Winston da yozlaşmamıştır, en azından bütünüyle. Gerçi isyanının başarı şansı da asla yüksek olmamıştır. Öyleyse, entelijensiyanın iktidar şehvetiyle yozlaşması Orwell'in başlıca eserinde de ana ve en ikna edici tema olma özelliğini koruyor; dahası 1930'ların ortasından itibaren Orwell’ın belli başlı yazılarında bunun bariz bir biçimde önceden ima edildiğini de görmüş bulunuyoruz. Buradan hareketle, aristokrasi-sonrası bir toplumda Coleridge tarzındaki entelektüel sınıfın ya da Carlyle tarzındaki okumuş yazmışların oynayacağı kılavuz rolüne yönelik 19. yüzyıla özgü inanç da düpedüz isabetsizdir. Richard Rees'in yazdığı gibi, Orwell'ın çağdaş siyasete dair vardığı ana sonuç, işçi sınıfının, "entelektüellerin dekadanlığına ve nefret tüccarları, siyasi fanatiklerin canavarlığına karşı koyacak güçten" yoksun oluşudur. Orwell, yaşamının son yıllarında sağlığının müzmin bir şekilde kötüye gitmesine karşın, daha da karamsar bir hale bürünen bu değerlendirmeyle bizzat hesaplaşmaya çalışmıştır. 1945 yılında yayımlanan bir kitap incelemesinde "Tanrı yerine insana tapınmanın feci sonuçlarına" karşı koymak amacıyla "dindar yaşam tutumu" diye tabir ettiği şeyi, yeniden canlandırma gerekliliğini duyurmuştur. "Modern güce tapınma kültünün, modern insanın şimdi ve buradaki yaşamın, varolan tek yaşam olduğu duygusuyla derinden bağlı"sı olduğuna (belki de oldukça hatalı bir biçimde) kanaat getirmiştir Orwell. Ama aynı zamanda, kendisi dini inancını yitirmiştir ve ne dine ne de güce tapınmaya seküler bir alternatif önerebilmektedir. Ahlaki kesinlik duygusunu yeniden tesis edebilmek, sonuna dek kendisinden kaçan bir şey olmuş, ama ahlaki kesinlik, onun geleceğe karşı beslediği umut açısından hayati önemini korumuştur. Zira kapitalizm, Orwell'in, Friedrich Hayek'in The Road to Serfdom (Serfliğe Giden Yol) adlı eserini konu alan bir incelemesinde ilan ettiği haliyle, "işsizlik parası sıraları, pazarlar için kapışma ve savaş'tan başka bir şey üretmezken, kolektivizm "toplama kamplarına, lidere tapınmaya ve savaşa" yol açmaktadır. "Ancak iyi ve kötü mefhumunun siyasete geri kazandırılmasıyla gerçekleşebileceği üzere; planlanmış bir ekonomi bir şekilde bireyin özgürlüğüyle birleştirilmediği sürece" insanın olası yazgıları arasındaki bu iç karartıcı seçimin hiçbir alternatifi görünmemektedir. Kimilerinin, onun temel ve değişmez kaygısı olarak gördüğü bu düzgünlük çağrısının nasıl hayata geçirilebileceğini bilmiyordur Orwell. Marksist olmayan ve İngilizlere özgü bir demokratik sosyalizmin ise, "dindar yaşam tutumu" ile bir şekilde birleştirilebildiği takdirde, doğru yönde bir adım olduğuna hâlâ inanmaktadır (Soğuk Savaş dönemindeki çoğu okurun teslim etmeyi başaramadığı da budur). Orwell da yirminci yüzyılın gerçek dehşetini çok isabetli bir şekilde yakalamıştır; bunun yanı sıra popüler kitle kültürünün manipülatif doğası, Orwell'ın bu dehşetli tasvirinin içkin bir öğesidir. Bu totaliteryanizm çözümlemesinin, modernitenin Orwell’ın en rahatsız edici bulduğu boyutlarına ilişkin diğer eleştirilerle örtüşür. Orwell'ın giderek artan kaygısı, özellikle tarihsel hakikatin totalitaryen bir biçimde hiçe sayılmasının yanı sıra, kitlesel propagandanın artık özgürlüğü sevmeyen bir halk üretebilme olasılığına yöneliktir. "Otonom birey" idealinin yok edileceğinden ve sosyalistlerin, sanayide ilerleme olgusuna körcesine tapınmaları sonucunda demokrasiden ve seri üretim mallardan başka her şeyden vazgeçeceklerinden gitgide daha çok korkmaktadır.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık