Haberin gücü adına.

  • Dolar 8.6704
  • Euro 10.3436
  • GR ALTIN 495.81
  • ÇEYREK 814.29

Atatürk ve din

diyekonustu.com - ‘Atatürk ve din’ başlıklı makalemizde sıkça tartışma konusu olan Atatürk’ün dini inancı, Atatürk’ün dine yaklaşımı, Atatürk’ün açtığı dini kurumları, Atatürk’ün dine verdiği önemi, Atatürk’ün Türkiye’de İslam dinine yönelik gerçekleştirdiği reformları derledik. İşte diyekonustu.com'un derlemesiyle: Atatürk ve din….

Atatürk ve din
  • 30 Kasım 2020, Pazartesi 23:57

diyekonustu.com - Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün merak edilen, istismar edilen, çarpıtılan, yanlış yorumlanan, görüş ve düşüncelerinin başında, din anlayışı ve paralelinde din eğitimine bakışı gelmektedir. Bir tarafta Atatürk’ün yapmış olduğu İnkılâpları yanlış yorumlayarak veya kendi niyetlerini gizleyerek Atatürk’ü dine karşı, din eğitiminin örgün ve yaygın eğitimden kaldırılmasını isteyen bir kişi olarak gösterme gayretinde olanlar, diğer tarafta ise bu yanlış yönlendirmelerden yola çıkarak ve laiklik ilkesini doğru kavrayamayarak Atatürk düşmanlığı yapanlar bulunmaktadır. Bu çevreler, her devirde bu yöndeki faaliyetlerini fırsat buldukça sürdürmüşler, günümüzde de devam ettirme gayretindedirler. Oysa Atatürk bu çevrelerin iddialarının aksine, dine saygılı ve Müslüman bir düşünürdür. 

 

ÇOĞU KAYNAKTA AGNOSTİK, DEİST VEYA ATEİST İDDİASI VAR

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün dinî inancı her zaman tartışma konusu olmuştur. Kimi araştırmacılar onun dine ilişkin söylemlerinin dönemsel olduğunu vurgulamakta ve bu konuyla alakalı olumlu görüşlerinin 1920'lerin başlarıyla kısıtlı olduğunu belirtmektedirler. Atatürk'ün dinî inancı hakkında farklı kaynaklar, farklı çıkarımlarda bulunmuştur. Bazı kaynaklar Müslüman olduğunu belirtirken, diğer kaynaklar agnostik, deist veya ateist olduğunu iddia etmektedir.

 

ATATÜRK İSLAM DİNİNE OLAN İNANCINI HEP DİLE GETİRMİŞTİR

 

Atatürk, Türk milletinin manevi değerlerinin en önemli unsurlarından olan İslam dinine olan inancını, hayatının her döneminde dile getirmiştir. O, İslam’dan bahsederken hep "dinimiz", Hz. Muhammed'den bahsederken de hep "peygamberimiz", "peygamber efendimiz" veya "cenabı peygamberimiz” deyimlerini kullanmıştır. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Atatürk, İslam dinine ve İslam dininin değerlerine daima saygıyla yaklaşmıştır. Örgün eğitimde, din öğretimi yeri olarak okulları işaret etmiş, yaygın din eğitimi hususunda halkın anlayacağı dille eğitim verilmesinin önemini vurgulamış ve dinin gerçek felsefesini araştırıp, inceleyecek insanların yetiştirilmesinin gereğini ifade etmiştir.

 

diyekonustu.com olarak siz okurlarımız için farklı kaynaklardan derleyerek ‘Atatürk' ve 'din’ adlı bir makale oluşturduk...

 

 

 

İşte: ATATÜRK VE DİN

 

 

 

 


ATATÜRK VE DİN EĞİTİMİ

 

Atatürk, genel eğitime önem vermesinin paralelinde din ve din eğitimine de önem vermiştir. Dini, milli kültür ve kimliğin oluşmasında en önemli temel unsurlardan biri olarak gören Atatürk, bu konuda şöyle demiştir: “…Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”

Atatürk; Allah'tan, İslam'dan ve Kur`an'dan saygı ve bağlılıkla söz etmiştir. 29.10.1923 tarihinde Fransız muharriri Maurice Pernot’ya kültür hakkında verdiği demecinde; “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçekte nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Dinimiz; bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor” sözleriyle Türk milletine daha dindar olmayı ve gerçek dine sarılmayı tavsiye etmiştir.

 

ATATÜRK: DİNİMİZ EN MÜKEMMEL DİNDİR

 

Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere İslam'ın yüceliğini şöyle açıklamıştır: "Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kur’an'daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.” 

 

Atatürk'ün din anlayışı üzerine kitap için tıkla:


ATATÜRK VE DİN EĞİTİMİ VURGUSU

 

Dini lüzumlu bir müessese olarak kabul eden ve dinsiz milletlerin devamını mümkün görmeyen Atatürk, bu görüşünün tabii bir neticesi olarak, din eğitimi ve öğretiminin önemine pek çok konuşmasında vurgu yapmıştır.

 

ATATÜRK VE ÖRGÜN DİN EĞİTİMİ

 

Okul çatısı altında yapılan eğitim etkinlikleri genellikle, örgün öğretim kavramı ile karşılanır. Bu anlamda örgün din eğitiminden söz edildiği zaman okul çatısı altında verilen din öğretimi anlaşılmalıdır. Atatürk, 1 Mart 1922’de meclisin üçüncü toplanma yılının açılış konuşmasında şöyle demiştir: “…Bu memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun esas unsuru köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar bilgi nurundan mahrum bırakılmıştır. Bundan ötürü, bizim izleyeceğimiz eğitim siyasetinin temeli, evvela mevcut bilgisizliği ortadan kaldırmaktır. Ayrıntılara girmekten kaçınarak bu fikrimi birkaç kelime ile açıklamak için diyebilirim ki, genel olarak bütün köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dini ve ahlaki bilgi vermek ve dört işlemi öğretmek, öğretim ve eğitim programımızın ilk hedefidir. Bu hedefe varmak, eğitim tarihimizde kutsal bir merhale teşkil edecektir.” Bu ifadeleriyle Atatürk, din eğitiminin gerekliliğini ortaya koymuş, okullarda çağdaş bir şekilde okutulmasını öngörmüş, din eğitimini milli eğitimin hedefleri arasında göstermiş ve eğitim programlarının ilk hedefleri arasında din öğretiminin de olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

 

 

 

 

ATATÜRK DİN EĞİTİMİ'NİN OKULLARDA VERİLMESİNİ İSTEDİ

 

Atatürk, eğitimin amacının bireyin doğuştan getirdiği duygu ve kabiliyetini dengeli bir şekilde geliştirmek olduğundan ve bireyin sahip olduğu en önemli değerlerden birisinin de din duygusu olduğundan hareketle, din eğitiminin okullarda verilmesini istemiştir. Bu isteğinin sebeplerinden birisi olarak da ailede verilen din öğretiminin, eksik ve yetersiz olmasını göstermiştir. Geleneksel din kültürünün genellikle şifahi yollarla aktarıldığını ve ailede verilen din eğitiminin şifahi kültüre dayandığını, bu durumun birtakım batıl inanç ve hurafeleri barındırabileceğini şu şekilde ifade etmiştir: “Benim rahmetli anam beni terbiye ederken bana derdi ki, “Padişahta ve halifede yedi evliya kuvveti var.” Ben zaten evliyanın ne olduğunu, büyük ve üzeri yeşil örtülü birtakım metfunlara bakaraktan öğrenmek istiyordum. Her halde büyük bir şey, manevi, gökten inmiş bir şey hatırıma gelirdi. Ve bunun yedi tanesinin kuvvetine malik olan insan ne olacak? Dehşet veren bir şey! Ve böyle bir büyüklük korkusunun ve büyüklüğü belirten şey hakkında söz söylemek de günahtır. Annemin bana
verdiği terbiye bu idi. Ve hiç şüphe etmem ki, çoğumuzun aldığı terbiye budur. Annemin de kabahati yoktur. Çünkü ona da annesi aynı terbiyeyi vermişti.”

 

Atatürk, ailede verilen din eğitiminin nasıl olduğunu, ne şekilde verildiğini, kendisine verilen eğitimden yola çıkarak açıklamıştır. Ailede verilen din eğitiminin, yetersiz ve ilmi dayanaklardan yoksun olduğunu yaşantısındaki izlenimlerden de yola çıkarak tespit eden Atatürk, din eğitiminin çağdaş bir anlayışla verilmesini istemiş ve bunun önemini vurgulamıştır.

 

Atatürk, her ferdin dinini, diyanetini öğrenmek mecburiyetinde olduğunu ifade etmiş ve bunun yerinin de okul olduğunu belirtmiştir. 31 Ocak 1923’de İzmir’de halka hitap ederken İslam dininin önemine vurgu yapmış, din eğitiminin gereğine işaret etmiş ve din eğitiminin nerede verileceğini de şöyle ifade etmiştir: “…Müslümanların toplumsal hayatında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafazaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dini emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur,
hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.”

 

 

 

 

 

ATATÜRK: GÜZİDE İLİM ADAMLARI YETİŞTİRMELİYİZ

 

Atatürk aynı toplantıda yüksek din eğitimi görmüş din bilginlerinin yetiştirilmesini istemiş ve şöyle demiştir: “…nasıl ki her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetiştirmek lazım ise, dinin gerçek felsefesini araştırma, çalışma ve telkin kudret ve tekniklerine sahip olacak güzide ilim adamları dahi yetişecek yüksek eğitim kurumlarına sahip olmalıyız.” Bu ifadeleriyle Atatürk, din eğitimi ve öğretimini en ciddi şekilde ele almanın gerekliliğini vurgulamıştır. 


1925 yılında dönemin Başbakanı İsmet İnönü, laiklik ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu dine ve din eğitimine karşı yapılan bir eylem olarak niteleyerek bu hususta eleştirilerde bulunanlara cevaben şöyle demiştir: “Yaptığımız işi dine münafi görmek, yapılan işi görmemektir. Biz şu kanaatteyiz ki, yapılan işin dinsizlikle hiçbir münasebeti yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, on yıl azimle ve başarı ile tuttuğumuz bu yolda yürüyelim, on sene sonra bütün dünya ve şimdi bize muarız olanlar yahut tuttuğumuz yoldan din namına endişe edenler, göreceklerdir ki, Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde tecelli etmiştir.” Ne var ki bu görüş, devrin siyasi şartları ve dönemin yönetimine karşı girişilen faaliyetler bu düşüncenin gerçekleşmesine izin vermemiştir.

 

 

Mustafa Kemal Atatürk ve din ilişkileri hakkında yazılan kitapla için tıkla:

 

 

ATATÜRK VE AÇTIĞI DİNİ KURUMLAR

 

Atatürk, dini gerçekleri ilmi bir zihniyetle ele alıp araştıracak ve inceleyecek din bilginleri yetiştirmek üzere yüksek eğitim öğretim kurumlarının kurulmasını istemiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Türkiye’de bütün eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu kanunun din eğitimi ile ilgili 4.maddesi aynen şöyledir. “Maarif Vekâleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfünun’da bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi din hizmetlerinin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşat edecektir.” Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinden de anlaşılacağı üzere Atatürk’ün istediği gibi yüksek seviyede din adamı yetiştirmek ve toplumun dini inanç sahasındaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere Darülfünun İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yıpratıcı sloganların içinde dine aykırılık olduğunu ve bu kanunun sırf medreseleri kapatmak, dini ve din eğitimini ortadan kaldırmak için çıkarılmış olduğunu iddia edenler de olmuştur.

 

 

 

 

ATATÜRK: DİN VE DEVLET İŞLERİ BİRBİRİNDEN AYRI TUTULMALI

 

Atatürk’ün laiklik anlayışında, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulması gereği öne çıkan en önemli hususlardan biri olmuştur. Atatürk’ün lâiklik politikasında fertlerin dinî inançlarına hiç karışılmamış, dine saygı hep kendini korumuş, din eğitiminin de akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olarak verilmesi gereği vurgulanmıştır. Atatürk, din eğitiminin devletin kontrolü altında, modern yöntemlerle verilmesine ve diğer derslerle aynı haklara sahip olmasına işaret etmiş, genel eğitim-öğretim içerisinde din eğitimine de yer
verilmesini istemiştir. Atatürk’ün bizzat kendi ifadelerine rağmen; bir kısım insanlar laikliği, dinsizlik olarak algılamış, diğer taraftakiler ise devletin dini olamayacağı prensibini, din öğretiminin de yapılamayacağı şeklinde yorumlamıştır.

 

ATATÜRK VE YAYGIN DİN EĞİTİMİ

 

İnsanlık tarihi kadar eskiye dayanan yaygın eğitim, okullarda yapılan örgün eğitim kadar önemlidir. Yaygın din eğitimi; halkın din konusunda aydınlatılması, toplumdaki bireylere ortak dinî ve millî değerlerin aşılanması, dinin; kardeşlik, özveri, hoşgörü gibi ilkelerinin kazandırılması ve dinî pratiklerin usulüne uygun olarak yerine getirilmesine yardımcı olmak üzere, toplumun her kesimine, değişik mekânlarda verilen eğitim olarak42 tanımlanabilir. Bu eğitimi veren en önemli kurum ise Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. 

 

ATATÜRK DİYANET İŞLERİ’Nİ KURDU (3 MART 1924)

 

Din hizmetlerinin siyasetin dışında ve üstünde tutulmasını isteyen Atatürk, yaygın din eğitimine de önem vermiştir. 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan 429 sayılı kanunla, Başbakanlığa bağlı bir teşkilât olarak “Diyanet İşleri Reisliği” kurulmuş, 14 Haziran 1935 tarihinde kabul edilerek 22 Haziran 1935 'de yürürlüğe giren 2800 Sayılı "Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun" Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk teşkilat kanunu olmuştur. Atatürk yaygın din eğitim’inde önemli bir yere sahip olan camiler hususunda bir konuşmasında şöyle demiştir; “…Camiler, ibadet ve itaatle beraber din ve dünya için neler yapabilmek gerektiğini düşünmek, yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır”43 diyerek caminin fonksiyonlarına işaret etmiştir. Atatürk, camilerde okunan hutbeler konusunda 1 Mart 1922’de şöyle demiştir: “Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhani, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Bundan dolayı camilerin ve mescitlerin minberlerinden halkı aydınlatacak ve yol gösterecek kıymetli hutbelerin maneviyatının halkça öğrenilmesi imkânının temini, Şer'iyye Vekâleti Celilesinin mühim bir vazifesidir. Minberlerden halkın anlayabileceği lisanla ruh ve dimağa hitap olunmakla imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat lazım gelen ilmi nitelikler, özel yeterlik ve dünyanın o gün ki halini bilmek, önem taşır.”

 

 

 

 

HUTBELER İLK DEFA TÜRKİYE’DE TÜRKÇE OKUNDU!

 

Atatürk, yaygın din eğitiminde önemli bir yere sahip olan hutbelerin, halkın anlayacağı dille sunulmasının önemli olduğunu belirtmiş ve bu hususta 7 Şubat 1923’de Balıkesir Paşa Camii’nden halka hitaben şöyle seslenmiştir: “Efendiler, hutbe demek insanlara hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen kişi hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, hazreti peygamber zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendisi söylerlerdi. Gerek peygamber efendimiz ve gerek büyük halifelerin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek peygamberin, gerek büyük halifelerin söylediği şeyler o günün meseleleridir, o günün askeri, idari, mali ve siyasi, sosyal konulardır.”45 Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Atatürk camilerdeki hutbe konularının, o günün problemlerine ve meselelerine ışık tutacak ve halkın anlayacağı şeklide hazırlanmasının önemini vurgulamıştır. Hutbelerin tamamı Türkçe olarak, ilk defa 1932 yılında İstanbul Süleymaniye Camii’nde Hafız Sadettin Kaynak tarafından okunmuş, ancak bu uygulama özellikle halk tarafından memnuniyetle karşılanmadığı için vazgeçilmiştir.

 

ATATÜRK VE KUR’AN-I KERİM

 

Atatürk Kur’an-ı Kerim’in manasının halk tarafından anlaşılması için de çok büyük bir çaba göstermiştir. Kur’an’ın Türkçeye çevrilmesini istemesinin asıl amacı, Türk milletinin Kur’an’ın manasını daha iyi anlamasını sağlama düşüncesidir. Bu amaçla o dönemde var olmayan bir Türkçe meal ve tefsir yazılması emrini vermiştir. Konyalı Mehmet Vehbi Hadimi'nin 15 ciltlik “Hulasatü'l Beyan fi Tefsiri'l Kuran”47 adlı eseri ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın 9 ciltlik “Hak Dini Kur’an Dili: Yeni Mealli Türkçe Tefsir” isimli eseri, Kamil Miras tarafından hazırlanan 12 ciltlik “Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi” isimli hadis tercüme eserleri başta olmak üzere, Cumhuriyetin ilk onbeş yılında, İslam dininin temel öğretileri ile ilgili dokuz-on kadar eser yazılıp neşredilmiştirKur’an-ı Kerim meal ve tefsirleri, hadis-i şerif tercümeleri, devlet imkânları kullanılarak yaptırılmış ve bu eserlerin pek çoğu da halka ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

 

KURAN İLK DEFA NE ZAMAN TÜRKÇE’YE ÇEVRİLDİ?

 

Atatürk, yaygın din eğitimi doğrultusunda gerçekleştirilen bu faaliyetler hakkında, 30 Kasım 1929’da şöyle demiştir: “…daha sonra Kur’an'ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye çevriliyor. Hz. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın tercümesi için de emir verdim.”51 Kur’an-ı Kerim’in halka öğretilmesi ve açıklanması çalışmaları da Atatürk'ün dine olan inancının ve din eğitimine bakışının açık bir göstergesidir. O döneme kadar Türkçeye çevrilmeyen Kur’an, ilk olarak Atatürk zamanında Türkçe tercüme edilmiş ve tefsiri yapılmıştır, bununla toplumun Kur’an'ı anlaması ve ondan öğüt alması hedeflenmiştir.

 

 

 


ATATÜRK’ÜN HZ. MUHAMMET HAKKINDAKİ SÖYLEMLERİ

* Hz. Muhammed hakkındaMuhammed Mustafa, peygamber olmadan evvel kavminin sevgisine, saygısına, güvenine erişti. Ondan sonra ancak kırk yaşında nübüvvet* ve kırk üç yaşında risâlet** geldi. Fahrıâlem Efendimiz, sonsuz tehlikeler içinde, tükenmez sıkıntılar ve zorluklar karşısında yirmi sene çalıştı ve İslâm dinini kurmağa ait peygamberlik görevini yapmayı başardıktan sonra gökyüzünün ve cennetin en yüksek katına erişti. 1922 (Atatürk’ün S.D.l, s. 262-263)

* 1923 yılında Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde minberden söylemiştir: Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dinî gerçekleri bildirmeye memur ve elçi olmuştur. Ana yasası, hepimizce bilinir ki, şanı büyük olan yüce Kur’an’daki naslardır*. İnsanlara gelişme ve aydınlanma ışığı vermiş olan dinimiz, son dindir, en eksiksiz dindir; çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymasaydı, bununla diğer ilâhî doğa yasaları arasında karşıtlık olması gerekirdi; çünkü bütün evren yasalarını yapan Cenab-ı Haktır. 1923 (Atatürk’ün S.D.11, s. 94)

* Hz. Muhammed’i, yüksek kişiliğine yaraşır şekilde belirteme-yen bir eser hakkında söylemiştir:Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek kişiliğini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Savaşı’nda en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve uygulayabilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir bilim olmalıdır. Bu küçük savaşta bile askerî dehası kadar siyasal görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi anlatmağa yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed, bu savaş sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı izlemeye kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık görülemezdi. 1930 (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt : 9, Sayı: 100, 1945, s. 3)

* O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür.
1926 (Ali Rıza Ünal, Atatürk Hakkındaki Anılarım, Türkiye Harb Malûlü Gaziler Dergisi, Sayı: 158, 1969, s.23)
 
* Musa, cahiliyet devrinde "Evâmir-i aşere"*siyle insanlığa erdem dersleri vermiştir. Musa ile Muhammed’in arasını yüzyıllar doldurmuştur. İnsanlık son bedeviyet döneminde, ne de olsa ilerlemiştir. Hazret-i Muhammed, Musa döneminin din görüşlerindeki hurafeleri kısmen atmayı başarmıştır. 
(Asaf İlbay, Tan gazetesi 13. 7. 1949)

 

 

 

 

ATATÜRK’ÜN İSLAM DİNİ HAKKINDAKİ SÖYLEMLERİ

* İslâm dini hakkındaBizim dinimiz, akla en uygun ve en doğal bir dindir. Ve ancak bu nedenledir ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, bilime ve mantığa uyması gereklidir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal yaşamında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde varlığını korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da Okuldur. 1923 (Atatürk’ün S.D. 11, s. 90)

* Müslümanlık, aslında en geniş anlamıyla hoşgörülü ve çağdaş bir dindir. 
(Atatürk’ten BM., s. 70)

* Allah kendisine uymaya mecbur tuttuğu insanların esasen kalp ve vicdanındaki gerçek gereksinimleri tamamen bilir. Bu nedenle gönderdiği kitap, tamamen o gereksinime uygun hükümler içeren bir kitaptır. 1921 (Atatürk’ün S.D.l, s.203)
  
* Kendisine, 1923 yılında armağan olarak küçük boyda bir Kur’an gönderilmesi üzerine teşekkürü: Bence değerini takdire imkân olmayan bu hediyeyi, en derin ve hürmetkar din duygularımla saklayacağım. 1923 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 480-481)

 

 

 

 

 

Sonuç olarak: Atatürk, dine değil; cehalete, bidatlere, hurafelere, dini; menfaat ve siyasi çıkarlarına alet eden din istismarcılarına, Allah’ı unutup mezar ve türbelerden yardım isteyenlere, doktora gitmeyip üfürükçülerde şifa arayanlara karşıdır. Atatürk, Kur’an’ın özüne uygun Hz. Peygamber zamanındaki gerçek İslamiyet’in öğretilmesini arzu etmiştir. Türk insanına, dininin katıksız ve aslına uygun bir şekilde öğretilmesini istemiştir. Din eğitimi yapılmalı mıdır? Yapılacaksa yeri neresi olmalıdır vb. sorularına bizzat Atatürk’ün kendisi hiçbir tereddüde, yoruma mahal bırakmayan açık ve kesin cevaplar vermiştir. Din Eğitiminin önemli olduğunu belirtmiş ve öğretim yeri olarak da okulları göstermiştir. Cumhuriyetle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, ilk Türkçe tefsir ve hadis kitaplarının yazdırılması, hutbelerin Türkçe okunması önemli hizmetlerdendir. Türkçe hazırlanan Kur’an meal ve tefsiri, ilmihal ve hadis kitapları, vaaz ve hutbelerin Türkçe yapılması Türk Milletinin dinini doğru öğrenmesine ve dinî bilgilerin gerçek kaynaklarından öğrenilip yaygınlaşmasına büyük katkılar sağlamıştır. Bu çalışmalar, dinin temel kaynaklarından öğrenilmesine ve en önemlisi de dinin millet tarafından doğru anlaşılması için atılmış hayati nitelikteki adımlardır.

 

DÜNYADAKİ EN BÜYÜK KUR-AN’I KERİM TEFSİRİNİ ATATÜRK HAZIRLATTI

 

Atatürk, Türk dilindeki en büyük Kur’an tefsirini hazırlatan devlet adamıdır. Atatürk, Türk milletini ayakta tutan değerlerin başında gördüğü dinin toplum tarafından anlaşılması ve doğru uygulanması için büyük çaba gösteren bir önderdir. Atatürk, camide minbere çıkarak millete hitapta bulunmuş tek devlet adamıdır. Atatürk’ün din hakkındaki konuşmalarını, yapıldığı zaman ve koşullar göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir. Samimiyetle gerçeği arayan ve gerçek neredeyse onun yanında yer almayı ilke edinen bireylerin, Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde verilen din eğitiminin, Atatürkçülüğe aykırı olması şöyle dursun, bilakis Atatürkçülüğün bir gereği ve sonucu olduğu hususunda tereddüt göstermemeleri gerekir.

Atatürk'ün din eğitimi ile ilgili ifade etmeye çalıştığımız görüşlerinden, şu çıkarımlarda bulunabiliriz; Atatürk’ün yaptığı gibi, biz de hurafelerden ve batıl inanışlardan arındırılmış gerçek İslam'ın anlaşılmasına ve öğretilmesine katkı sağlamalıyız. Atatürk'ün fikirlerini iyi öğrenip, doğru anlamalı ve değerlendirmeliyiz. Millet olarak hepimiz, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmalı, birlik ve beraberliğimizi korumalıyız. Atatürk düşmanlığı yapanlara karşı, Atatürk’ü her vatandaşımızın ortak milli değeri olarak kabul etmeliyiz, din düşmanlığı yapanlara karşı da dinin, toplumun en önemli kutsal değerlerinden biri olduğunda hemfikir olmalıyız veya bu fikir birliğinin sağlanması için çaba göstermeliyiz. 


KAYNAKÇA:
AKGÜN, Seçil, “Tevhid-i Tedrisat”, Cumhuriyet Döneminde Eğitim, Milli Eğitim Bakanlığı Yay.,
İstanbul 1983, ss. 37-50.
AKSAN, Akil, Atatürk Der ki, Gündüz Basımevi, Ankara 1981.
AKYÜZ, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, (7.Baskı), Alfa Yay., İstanbul 1999.
ARMANER, Neda “Atatürk-Din ve Laiklik”, Atatürkçülük Dergisi, Genel Kurmay Başkanlığı
Yayınları, Ankara 1984, ss. 321-336.
ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III, (5.Baskı), Derleyen: Nimet
Arsan, Sadi Borak, Utkan Kocatürk, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara 1997.
ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, Atatürk’ün Millî Eğitimle İlgili Düşünce ve Buyrukları,
Sadeleştiren: Vasfi Bingöl, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara 1970.
ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, Din Politikası Üzerine Konuşmalar, Yayına Hazırlayan: Kemal
Aytaç, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Enstitüsü Yay., Ankara 1986.
ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, Eğitim Politikası Üzerine Konuşmalar, Yayına Hazırlayan: Kemal
Aytaç, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., Ankara 1984.
AVCI, Cemal, “Atatürk, Din ve Laiklik”, Atatürk Düşüncesinde Din ve Laiklik, Yayına
Hazırlayanlar: E.Ruhi Fığlalı, Taha Müftüoğlu ve İdris Karakuş, Atatürk Araştırma Merkezi
Yay., Ankara 1999, ss. 57-72.
BİLGİN, Beyza, “Atatürk ve Din”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 26, ss. 265-
273.
BORAK, Sadi, Atatürk ve Din, Anıl Yayınevi, İstanbul 1962.
BORAK, Sadi, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri,
Kaynak Yay., İstanbul 1997.
ÇAĞATAY, Neşet, Laiklik ve Din İlişkisi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. IV, Temmuz
1988, S. 12, ss. 557-565.
CANDAN, İbrahim, Seni Anlasaydık bu Hale Gelmezdik, (2.Baskı), Akasya Kitap Yay., Ankara
2007.
ÇİFTÇİOĞLU, İsmail, “Atatürk’ün Türk Eğitimi Hakkındaki Görüş ve Uygulamaları”, Uluslararası
Hakemli Sosyal Bilimler Akademik Bakış E‐Dergisi, S. 13, Ekim 2007, Celalabat-Kırgızistan, ss.
1-26.
DOĞAN, Recai, “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Tevhîd-i Tedrîsat Çerçevesinde Din Eğitim-Öğretimi
ve Yapılan Tartışmalar”, Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi Sempozyumu (4-6 Aralık 1998
İzmir), Türk Yurdu Yay., Ankara 1999, ss. 227-288.
ECER, Ahmet Vehbi, Atatürk’ün Din ve İslam Dini Hakkındaki Görüşleri, Atatürk Düşüncesinde
Din ve Laiklik, Yayına Hazırlayanlar: E.Ruhi Fığlalı, Taha Müftüoğlu ve İdris Karakuş, Atatürk
Araştırma Merkezi Yay., Ankara 1999, ss. 115-136.
ERGİN, Osman, Türk Maarif Tarihi, Eser Matbaası, İstanbul 1972.
ERTÜRK, Selahattin, Eğitimde Program Geliştirme, Yelkentepe Yay., Ankara 1986.
ERGÜN, Mustafa, Atatürk Devri Türk Eğitimi, (2.Baskı), Ocak Yay., Ankara 1997.
FIĞLALI, Ethem Ruhi, Atatürk ve Din, Azerbaycan Kültür Derneği Yay., Ankara 1988.
GÖK, Dursun, “Atatürk ve Eğitim”, Selçuk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi
Araştırma ve Uygulama Merkezi Yay., S. 10, Konya 2002, ss. 191-198.

Dr. Eyüp Şimşek (Atatürk'ün din eğitimi ile ilgili görüşleri)

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

HABERE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor
yukarı çık