Latin Amerika edebiyatının en karanlık ve politik eserlerinden biri olarak kabul edilen “The Eternaut”, yıllar boyunca “uyarlanamaz” denilen hikâyeler arasında yer aldı. Ancak Arjantin yapımı dizi, yalnızca bir bilim kurgu anlatısı sunmakla kalmadı; otorite, direniş ve insan doğası üzerine sert bir alegori olarak izleyicinin karşısına çıktı.

Héctor Germán Oesterheld’in efsanevi çizgi romanından uyarlanan yapım, sessiz bir felaketin nasıl kolektif bir kâbusa dönüştüğünü anlatırken, arka planında çok daha derin ve rahatsız edici bir tarih taşıyor. İşte “The Eternaut”u sıradan bir post-apokaliptik diziden ayıran, perde arkasındaki çarpıcı detaylar
Bir bilim kurgu değil, politik bir manifesto

“The Eternaut”, ilk bakışta ölümcül bir kar yağışıyla başlayan bir uzaylı istilasını konu alıyor gibi görünse de, hikâyenin özü bilim kurgudan çok daha fazlasını barındırıyor. Eser, bireysel kahramanlık mitini reddedip kolektif direnişi yücelten nadir anlatılardan biri olarak kabul ediliyor.

Oesterheld, bu hikâyeyi yazarken “kahraman” kavramını tek bir figüre değil, bir topluluğa yaymayı özellikle tercih etti. Bu yönüyle “The Eternaut”, Batı merkezli süper kahraman anlatılarının tam karşısında konumlanıyor.
Ölümcül kar metaforu tesadüf değil

Dizide Buenos Aires’in üzerine yağan ve dokunulduğu anda öldüren kar, yalnızca bir bilim kurgu unsuru değil. Bu “sessiz ölüm”, baskıcı rejimlerin görünmez ama her yere sızan şiddetini simgeliyor.
Eleştirmenlere göre kar;
- Askerî diktatörlükleri
- Devlet terörünü
- Kimliği belirsiz ama her an tehdit oluşturan iktidar gücünü
temsil ediyor. Tehlike bağırmıyor, patlamıyor; sessizce geliyor ve öldürüyor.
Yarattığı evren, Latin Amerika’nın ruhunu taşıyor

“The Eternaut”un en ayırt edici özelliklerinden biri, hikâyenin New York ya da Los Angeles gibi “alışıldık” merkezler yerine Buenos Aires’te geçmesi. Bu tercih, izleyiciyi tanıdık klişelerden koparıyor.
Dizide:
- Dar sokaklar
- Mütevazı apartmanlar
- Eski tip evler
- Sıradan mahalle insanları
bilinçli olarak ön plana çıkarılıyor. Felaket, elitlerin değil, sıradan insanların hayatını yerle bir ediyor.
Yazarının kaderi, dizinin kendisinden daha karanlık

“The Eternaut”un yaratıcısı Héctor Germán Oesterheld’in gerçek hayat hikâyesi, eserin tonunu daha da ürkütücü kılıyor. Oesterheld, Arjantin’deki askerî cunta döneminde rejime karşı duruşu nedeniyle kaçırıldı ve bir daha kendisinden haber alınamadı.
Dört kızı da aynı dönemde “kaybedilenler” arasında yer aldı. Bugün “The Eternaut”, yalnızca bir kurgu değil; yaratıcısının yaşadığı karanlığın sembolik bir belgesi olarak da okunuyor.
Düşman her zaman görünen şey değil

Dizideki en rahatsız edici unsurlardan biri, düşmanın net bir yüzünün olmaması. Uzaylılar, yaratıklar ve bilinmeyen güçler sürekli perde arkasında tutuluyor. Bu tercih, bilinçli bir anlatım tekniği.
Çünkü “The Eternaut”ta asıl korku:
- Görünmeyen otorite
- Kimin emir verdiğinin bilinmemesi
- Zincirleme itaat
- Sorumluluğun yukarıya doğru kaybolması
üzerine kurulu.
Kıyamet, bireyi değil toplumu sınar

Birçok felaket anlatısında hayatta kalma mücadelesi bireyselken, “The Eternaut”ta hayatta kalmak dayanışmaya bağlıdır. Yalnız kalan ölür, birlikte hareket eden yaşar.
Bu yönüyle dizi, izleyiciye şu soruyu sürekli fısıldar:
“Felaket anında gerçekten yalnız mıyız, yoksa yalnız bırakılmayı mı seçiyoruz?”
Zamansız bir distopya

“The Eternaut”, yazıldığı dönemin politik koşullarından beslenmiş olsa da, anlattıkları bugün hâlâ ürkütücü derecede güncel. Görünmez tehditler, kontrol mekanizmaları ve korku üzerinden yönetilen toplumlar, diziyi yalnızca bir uyarlama olmaktan çıkarıp zamansız bir distopyaya dönüştürüyor.
Bugün “The Eternaut”;
- Latin Amerika’nın bastırılmış hafızası
- Kolektif direnişin sembolü
- Sessiz şiddetin alegorisi
- Unutturulmak istenenlerin hikâyesi
olarak değerlendiriliyor.
Bu nedenle “The Eternaut”, izlenip geçilecek bir bilim kurgu dizisi değil; izleyeni rahatsız eden, düşündüren ve iz bittikten sonra da peşini bırakmayan bir anlatı olarak hafızalara kazınıyor.
diyekonustu.com
Tüm Sinema Haberleri için TIKLAYIN!
