İnsan en nihayetinde tanımsız bir varlıktır. İnsanı diğer tüm varlıklardan ayıran, farklı kılan, tanımlara, formüllere, kavramlara sığmayan yönleri vardır. İnsanı tanımlama amacıyla formüle edilen hemen her tarif ve kavramsallaştırma teşebbüsü, insanın “kim”liğini ve “ne”liğini ortaya koymaktan çok onun varlığını daha karmaşıklaştıran bir teşebbüs olarak karşımıza çıkmaktadır. 

İnsan bir varlık olarak öncelikle kendisini içine atılmış /yuvarlanmış olarak bir “Varlık dünyası”nda bulur. Yanısıra insan yalınkat biçimde varoluşunun/bireyselliğinin müphemliği içinde değil, toplumsallığı içinde oynamak zorunda olduğu tüm roller içinde; bununla beraber kendisini içine atılmış Varlık dünyasının verdiği müphemlik/kaygı duygusu; varolan tüm diğer varlıkların varolmalarının da şaşkınlığının arasında, varoluşunu hem bir özne hem de toplumsal bir varlık olarak sürdürmeye çalışır. Varlığın ve varoluşun gizemine dair tüm sorular ve sorunlar, doğuştan itibaren akıl, his, acı ve zevk merkezleri ile donanmış bedenine iliştirilmiş olarak, hayat denilen belirsizlikten mülhem karanlık sisin içine, -ışığın, kendi içine çöken bir yıldızın oluşturduğu karadeliğin çekim gücünden kaçamayarak, karadeliğin içine çekilerek kaybolması gibi- irademiz dışında zorla çekiliriz. 

Maddesel bir varlık aleminde, cisimleşmiş varlığımız ile önümüzde hazır bulduğumuz varoluşsal kategoriler ile (zaman, cinsiyet, fıtrat, coğrafya); diğer insan türlerinin oluşturduğu topluluk/toplumların ürettiği ikincil kategoriler ile (dil, kültür, gelenek, ahlak vd.) etkileşim içinde bulunarak, gerçekliği nasıl kurduğumuz; anlaşılabilir, katlanılabilir ve sürdürülebilir kıldığımız ise hiç şüphesiz din, sanat, felsefe ve bilimin konusudur. Din, sanat, felsefe ve bilimin, varlık alemindeki biteviye devam eden oluş ve bozuluşu görmemizi/keşfetmemizi; dünya ayağımızın altında çatırdarken ise duymamıza yardımcı oluyor. Filozoflar, peygamberler, yazarlar, şairler, bilim insanları varlığın yüksek uğultusu, diğer insanlara duyurmak için çabaladılar. Büyük bir sessizlik içinde sonsuzca cevelan eden bu müphem Varlık dünyasının neliğini göstermek için, Pablo Picasso şu ürkütücü cümleyi kurmuştu: “İnsanları uyandırmak gerek. Şeyleri algılama biçimlerini altüst etmek. İnsanları kızdıracak, kabul edilmez imgeler yaratmak lazım. Pek güvenilir olmayan, tuhaf bir dünyada yaşadıklarını, sandıkları gibi bir dünyada bulunmadıklarını anlamalarını sağlamak.” 

Bu minvalde, “Derdimiz Hayat” isimli kitabıyla, Varlığın sessiz uğultusunu duyarak, bu sesi diğer insanlara duyurmayı dert bilerek, bu zorlu ve zorunlu görevin uğraşına girmiş bir başka entelektüel bir düşünür de akademisyen/yazar ve şair Necdet Subaşı’dır. Subaşı’nın varlığın sessiz uğultusuna ve üzeri örtülü gizemine açığa çıkarmaya dair kaygılarının ürünü olan “Derdimiz Hayat” isimli kitabı Mahya Yayınları tarafından yayımlanarak, okuyucunun beğenisine sunuldu.  

Yazar, günlük hayatta karşılaştığımız deneyimlerimizi, anlamlandırma biçimlerimizi etnometodolojik bir yöntemle kaleme aldığı “Derdimiz Hayat” isimli kitabında ele alarak, fenomonoloji, varoluşçuluk ve sembolik etkileşimcilik gibi alanlara temas etmekte, bu dünyada kendisini gerçekleştiren varoluşumuzu görmemizi/anlamamızı ve hissetmemizi sağlayan varlık kategorilerini açığa çıkarmaktadır. Peki neden etnometodolojik yöntem? Çünkü o, rutinleşmiş gündelik hayatımızda, fiziksel ve toplumsal gerçekliği kavramakta/anlamlandırmakta kendine ait bir amacı dili, kavramları, tarzı, temel yazıları, ilham verici kabulleri, felsefi temellendirmesi ile çok etkili bir tavır üretimidir. Esasen etnometodolojinin temel amacı da insanların toplumsal dünyayı anlamlandırmak için kullandıkları yöntemleri inceleyerek gündelik hayatın ilk bakışta görünmeyen yanlarını ortaya koymak; insanların günlük hayatta karşılaştıkları deneyimleri, nasıl anlamlandırdıklarını inceleyerek, eylemlerini gerçekleştirirken olaylar karşısında sergilemiş oldukları rasyonel, duygusal veya pozitivist tutumların etrafında kodlandığı paradigmaları anlamaktır.  Yazar da kavramların toplumu ve insanı tanımlarken başvurduğu mekanik, soğuk, duygusuz akademinin literal ilgisizliğine teslim kalmak yerine; “sosyolog” kimliğiyle rasyonel bakışı; “yazar” kimliğiyle insanın iç dünyasının karmaşasını ıskalamayan tutarlı/derin iç görüsü ve “şair” kimliğiyle de varlığa/var olana dair olan poetik coşkunluğunu/vecdini, meczederek berkittiği anlatısını, herkesin anlayabileceği sade ve ahenkli bir dille kaleme almış.

Zor soruların zor yanıtları

Kitap, adına “hayat” dediğimiz ve herhangi bir tercih hakkı olmadan içine doğduğumuz/yuvarlandığımız sonsuz muammanın, bizim için üzeri örtülü/gizli olan en genel varlık kategorilerinin üzerini açmak, onları görünür kılmak, bir bir tanımlamak ve betimlemek; böylece de “şeylere” isim vererek, insanın sonu ölümle sona eren varoluşunun güzergahını aydınlatmak, ışıklandırmak bilinir/görünür/aşina kılmak kaygısı ile ortaya çıkmıştır. Subaşı adeta, insan varlığının hiçbir dahlinin olmadığı birincil varlık kategorilerine, (zaman, coğrafya, cinsiyet, vd.) ile, insan toplumlarının dünyada oluşturduğu/ürettiği ikincil varlık kategorilerine, (kültür, gelenek, muhit, yetişme süreçleri vd.) ulanarak devam ettiği ve mecburi ikametgahı olan materyal dünyayı içerdiği tüm boyut ve katmanlarıyla bütüncül bir çözümlemesine girişiyor. Yazar’ın birbirini takip eden denemelerinden oluşan anlatısının merkezinde yer alan ve cevaplanması gereken esas soru: “Herhangi bir tercih hakkı olmadan doğduğumuz bu hayatı nasıl yaşamalıyız?” değil aksine, “Tercih hakkı olmadan doğduğumuz bu hayatı, yaşamamızı olanaklı/katlanabilir/anlamlı kılan ve önümüzde hazır bulduğumuz varlık imkanları nelerdir? Bu imkanları bilmek/tanımak bizi hangi güzergahlara, nasıl yönlendirir?” sorusudur. 

Yazar, bu anahtar sorunun cevabını kitap boyunca ait oluşumuzun asli keyfiyetini içinde barındıran 29 ana başlık altında sıraladığı ve içine yuvarlandığımız varlık-varoluş kategorilerinin içinde arıyor; hepimizin içinde bulunduğumuz, varoluşumuzu belirleyen ve bizim görmezden geldiğimiz, bildiğimizi sandığımız üzerine düşünmediğimiz, kavramları adeta kuyumcu atölyelerinde kıymetli taşları işleyen zanaatkarın sebatı ve hassasiyeti ile şekillendirerek, bize açılmasını sağlıyor. Ne yazık ki kitabın içerisinde ana başlıklarını oluşturan varlık kategorileri, gündelik hayatımızın durağanlığı içinde artık dikkatimizi celbetmeyen kavramlar haline dönüşmüş durumda. Subaşı, kavramların asli mahiyetine dönmesi ile yabancılaştığımız varoluşsal yapıları yeni baştan kavrayacağımızı düşünerek ilk olarak “zaman” fenomenini ele alıyor.

“Zaman gerçek varlığa yol alıştır”

Yazar, “Zaman” başlıklı denemesinde, “zaman” mefhumunu, insanların gezegenlerin hareketlerini hesaplamaları ile ortaya çıkan matematiksel ölçme biçimi olarak görmemizin, zamanın varlık ile olan anlamsal ilişkisinin üzerini örttüğünü ve bu yaklaşımı da zamanı, sıradan kavramsallaştırması olan şimdiki zamana indirgediğine dikkat çekiyor. İnsanın, basit bir biçimde zamanda varolmayıp, bir geçmiş, bir gelecek ve bir şimdi ile birlikte olan zamansal bir varlık olduğunu hatırlamamıza yardımcı olan Necdet Subaşı, sıradan zamanı algılama biçimimizi değiştirerek, bizi hakiki zamanı anlamaya, düşünmeye ve hissetmeye davet ediyor. 

Yazar zaman için şu ifadeleri kullanıyor: “Zamanın fiziksel bir ağırlığı yoktur, görüntüsü boş ve şekilsizdir. Oysa fotoğrafı çekilen ve bir güzel tükettiğimiz her şey sonuçta hayattan bir parçadır ve resimde yakalandığımız her an da nihayetinde içinde kat ettiğimiz zamandan bir enstantanedir. Zaman kimseye görünmez, bütün görünürlüklerimiz onun içinde, ortasında ve belki de kıyısındadır. İçinde kendimizi bulduğumuz zaman bize özgü fragmanlarla hayatı bize hasredilmiş, bizden ibaret ve kesinlikle ölümsüz olarak sunmakta pek mahirdir. Onun akışına aldanır, çekiciliğine tav oluruz.” Subaşı, hepimizin içine fırlatıldığımız varlık dünyası ve “zaman” mefhumu ile kurduğumuz metafizik, ontolojik, kültürel ve duygusal ilişki/anlamlandırma çabalarımızın vardığı belirsizlik zemininin iç dünyamızda yarattığı tekinsizlik/kaygı duygusunu da kendine özgü iyimserliğiyle yumuşatıyor ve “zaman nedir? Sorusuna, “zaman varlık dünyasıyla temasa geçtiğimiz kendine mahsus bir evren. Biri sorduğunda bilemediğimiz, kimsenin oralı olmadığında bildiğimizi düşündüğümüz bir koca cevap ve içinde yokluğa doğru değil gerçek varlığa doğru yol aldığımız bir gizem.” yanıtını veriyor.

“Coğrafya kaderdir”

Coğrafya başlıklı denemesinde ise Subaşı, içine doğduğumuz coğrafyanın anlam dünyamızdaki yerini, her insanın fiziksel bir alana/coğrafyaya doğduğunu ve bu coğrafyanın; dünyaya bakışımızda, hissedişimizde, bilişimizde aldığımız nefesin, soluduğumuz havanın, idrak ettiğimiz coğrafyanın etkisinin çok büyük olduğunu dikkat çekiyor. Öyle ya, deniz kıyısında doğup büyüyen; denizin hudutsuz enginliğini, göz kamaştıran maviliğini ve içinde binlerce canlı barındığı bir yaşam alanı/anlamsal yapıtaşı olduğu gerçeği ile hayatı anlamlandıran bir insan ile; coğrafyanın engin bozkırlarında, karlı, soğuk dağ yamaçlarının insanın soluğunu kesip, bakışını donduran, dünyayı tümüyle bir meşakkat alanı kılan zorlayıcı mekanlarında,  dünyanın tuzaklarla dolu gerçekliğini deneyimlemek zorunda kalan insanların, deneyimlerinin  benzersiz bir konfigürasyon olduğunu ve herkesin diğerlerinden tamamen farklı olduğunu söylüyor. Subaşı bu gerçekliği şu cümlesiyle açıklıyor: “İnsan bir coğrafyaya doğar. Düzlüğüyle engebesiyle, yağmuruyla çamuruyla, yeliyle rüzgârıyla, yarıyla, uçurumuyla sık sık yüzgöz olmak bize ondan pek çok şey katar. Davranışlarımızın çoğunda yaşadığımız coğrafyanın ağırlığı hissedilir; önümüzde sıralanmış sipsivri dağların kattıkları başkadır, her yıl hasadını kaldırdığımız uçsuz bucaksız bir düzlüğün kattıkları başka.”

Hangi bakış, hangi dünya?

Herhangi bir tercih hakkımızın olmadığı varlık kategorilerden bir tanesi de cinsiyetimizdir. Biyo-kimyasal, psiko-fiziksel varlığımızın cinsiyetlenmesiyle, bu maddesel varlık ve toplumsal anlam dünyasına dahil oluruz. Bedensel varlığımızın, dişil ve eril gerçekliği, dünyayı, toplumu ve insanı anlamlandırma sürecimize doğrudan etkili olan mutlak ve bağlayıcı olan bir sabitedir.  Subaşı, cinsiyetin anlamlarının toplum tarafından, üretildiğini hep aynı bağlam içerisinde ilerlemediğini, zamanın ruhuna bağlı olarak değişime açık olduğuna belirtiyor. Modern zamanlarda dinden ideolojiye, gelenekten ahlaka değin geniş bir araç bolluğuna tabi olan dişillik ve erillik rollerini/cinsiyet temsillerindeki bu belirsizliği ise dinin ve mitolojinin ortadan kaldırdığını söylüyor. Din ve mitoloji cinsiyeti tanımlayarak, onu birer prototip olarak akışkan hayatın içinde kalıcı bir istikamette tutmayı başardığını söylüyor.

“Dil varlığın evidir”

Hepimiz için, içine atıldığımız/doğduğumuz bir diğer gizemli varlık alanı ise “dil”dir. Dil ile ilgili semantik ve linguistik açıklama ve yorumlardan önce aklıma öncelikle Heidegger’in, “Dil varlığın evidir.” cümlesi geliyor. Heidegger’in bu cümlesi benim çok dikkatimi çekmişti. Bu ifade ile varlık-dil ilişkisine dair olanı anlayabilmek için düşünsel bir uğraş içine girmiştim. Heidegger’e göre gizlenip örtülmemiş haliyle dil, varlık tarafından sahiplenilen ve istila edilen karakteriyle varlığın evidir.  Heidegger’in kastettiği şey, dilin doğumu itibariyle, gerçekliğin hakiki bir ifşası olduğu ve sözcüklerin evrenin asli-özgün-kökensel bir tecrübesinden kaynaklandığıdır. Sözcükler rastgele yaratımlar olmadığı gibi faydacı karşılıklar da değildir, tam tersine şeylerle varoldukları haliyle basit ve ilksel bir karşılaşmadan kaynaklanırlar. Ne var ki böyle bir tecrübeyi paylaşmayan insanlar tarafından kullanıldıkları ölçüde de hakiki anlamları bulanıklaşır, örtülür ve unutulur. 

Dil sürekli olarak bozulma ve yozlaşma eğilimi içerisindedir. Dolayısıyla varlığı aydınlatacak düşünür bir sözcüğün tecessüm ettirdiği asli hakikate erişmek için onun anlam ve belirsiz yan anlam birikintilerini kazıp çıkarmalıdır. Heidegger’in bu açıklamasından yola çıkarak yazarımız için dilin, varlık dünyasına dair olanların açığa çıkmasına vesile olan; dünyanın sınırlarını belirleyen temel kategorilerden bir tanesi olarak karşımıza çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Necdet Subaşı okuyucusuna, dilin varlık ile olan bu gizemli bağını keşfedebilmesi için salık vererek şunları söylüyor: “Varlık dünyasında gördüğümüz, hissettiğimiz, duyduğumuz, dokunduğumuz hemen her şey adlandırılmıştır. İsmi, sıfatı ve niteliği olmayan hiçbir şey yoktur. Biz bunları bilerek öğrenerek kendimizi inşa ederiz. Hayat kelime ve kavramlarla kurduğumuz bağlarla birlikte değer ve anlam kazanır.”  Dilin etkinliğinin/gücünün artması ile, bizi zorlayan anlam evreninin yavaş yavaş çözüleceğini, dünyanın ve varlığın satıhlarının biteviye genişleyeceğini söyleyen yazar, “Oysa kelimeler de birer hazinedir. Çoğaltılması gerekenin en başta kelime hazineleri olduğunda şüphe yoktur. Her kelime bir dünyaya, bizi zorlayan yeni bir anlam evrenine gönderme yapar. Kullandığımız sözcükler ne bizden ne de hayattan bağımsızdır. Onları kullanmaya başladığımız her seferinde kendi yerimizi, ufkumuzu, bedensel ve ruhsal dünyamızın dahil olduğu anlam coğrafyasını belirleme iradesini kullanmış oluruz.” ifadesi ile de dilin anlam evreninde ne denli önemli bir yer olduğunu tekrar görmemizi istiyor.

Sadelikte saklı olan

Akademisyen-Yazar Necdet Subaşı, Türkiye’de entelektüel mahfillerin en önde gelen isimlerinden bir tanesi. Kaleme aldığı her kitabıyla, entelektüel derinliğinden faydalanmamızı; edebi eserleriyle de, dile getirdiği kişisel hayat hikayesinin/dugu dünyasını izini sürmemizi sağlıyor. Yazar’ın “Derdimiz Hayat” kitabı da “insana dair olan” ortak hikayemizi herkesin anlayabileceği, kendisine özgü ahenkli sade bir dil ile kaleme almış. “Derdimiz Hayat” da bu minvalde, içerik olarak doyurucu, dolu dolu bir çalışma.  Zaten Necdet Subaşı’nın edebi metinlerinde bizi karşılayan ilk şey, gerçeklikten soyutlanmayan anlatısının doğallığına olan aşinalığımızdır. 

Gerçeklik, Subaşı’nın metinlerinde, hep yalınkat, makyajsız ve kurgusal olmayandır; sadelik hep başroldedir ve bizi büyüleyen de sadeliğin derin kavrayışlara neden olan o yüce kuvvesidir. Biz sadeliği genellikle, yapay, kurgusal olmayan, gösterişten uzak, açık yürekli olarak kabul ederiz. Sadelikte bizi bu kadar etkileyen/büyüleyen, onu bu denli muazzam yapan şeyin ne olduğunu sorabiliriz? Sadeliği keşfetmek dünyadaki fenomenlerin, eşya ve olayların özsel ilişkilerini ve bizim onlara ait oluşumuzun asli keyfiyetini açığa çıkarmak, üzerindeki örtüsünü kaldırmaktır. Ve onun görkemi, bu göz önüne sermenin onu yeniden tecrübe eden bize götürdüğü yeni ışıkta saklıdır. 

Şeylerin yalın birlikteliğini yeni, keskin bir bakışla görmemizi sağlayan Necdet Subaşı, bizi keşfinin sadece gözlemcileri değil katılımcıları da yapıyor. Böylesi farklı derin kavrayışlar, daha önce hayatımızı karmaşıklaştırmış pek çok şeyi ilgisiz-anlamsız hale getirerek hayatımızı basitleştiyor.  Temel ilişkilere dair derin kavrayışa, bir duygu ya da kalıcı bir ruh hali diyebileceğimiz ölçüde o karmaşık olanın ağırlık ve anlamından bir tür serbest kalma (yükten kurtulma) ve özgürlük meydana getirir. Bir insanın kendi mahallesi veya çevresindekilerle sayısız ilişkilerinden kimine dair derin bir görüşe ulaştığımızda, buna benzer bir durumun duygu dünyamızın da başına geldiğini söylemek istiyorum. Basit şeylerin görkeminin tecrübesi kuşkusuz bir duygudan fazlasıdır, fakat bu da inkâr edilemez bir gerçektir. Belki de bu sahnede, sonu baş karakterlerin ölümünü tasvir eden büyük bir tragedya seyrederken tanık olduğumuz ve başka türlü açıklanamayan duygusal yücelmeyi-hafiflemeyi izah eder.

Necdet Subaşı’nın deneme tarzında yazdığı kitaplarda, köşe yazılarında, şiirlerinde sadeliğin ihtişamı içinde kurduğu cümleler de, bizim için tam anlamıyla duygusal bir yücelmeye vesile oluyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.